Arapsaçı – Bölüm 11

Nazlı bu sıcak sarılıştan ne kadar etkilenmiş olsa da, son günlerde en çok ihtiyacı olan şey sığınacak bir liman olsa da Tuncay bey ile gitme fikrine tepki göstermişti.

“Bakın ben hayatım boyunca hiç fikrim sorulmadan oradan oraya verilmiş durmuşum. Bunun insana neler hissettirdiğini anlatmam çok zor. Siz öz annemin kendince anlattığı acıklı hikayeyi dinlediğiniz için biraz romantik yaklaşımlar sergiliyorsunuz. Ancak şimdi de siz istediniz diye sizinle hayatınıza gelecek değilim. Ben artık söz hakkı olan yetişkin bir insanım. Bu nedenle bundan sonraki hayatıma ne sizin, ne de başkasının dahil olmasını istemiyorum!”

Tuncay bey hayranlıkla baktı Nazlı’ya, “Elbette seni kimsenin anlaması mümkün değil. Bu hikayenin tam ortasında ve herkesin hayatındasın ama şu anda sahip olduğun tek bir hayatın bile kalmadı. Bu bir insanın hatta benim yaşıma gelmiş görmüş, geçirmiş birinin bile anlayabileceği bir şey değil. Ben sana benimle gel  derken, himayeme gir demiyorum elbette. Sadece başın sıkıştığında ara, bırak yardım edeyim. Yeni hayatını kurarken elinden tutayım. Hiç bir şeye karışmadan, akıl vermeden. Sonra sen ayaklarının üzerinde durmaya başlayınca da çıkar giderim. Böyle bir yardıma hayır demek için uygun bir zamanda değilsin kabul et!”

Yaşlı adam doğru söylüyordu. Az sonra o da bu misafirhaneden çıkıp gitse Nazlı bu koca hayatta tek başına kalacaktı. Hayatında hiç tek başına kalmamıştı, bundan ölesiye korkuyordu. Günlerdir yaşadığı acının en büyük nedeni de buydu zaten. Tek başınalık. Çaresizlik. Şimdi kendine  uzatılan bu yardım elini bencilce de görünse tutmak zorundaydı belki. Sonuçta onun annesinin iyiliğinin karşılığıydı bu, Nazlı’nın ekstra bir bedel ödemesi gerekmiyordu.

“Peki ama ben istediğim sürece!” dedi Nazlı temkinkli bir ses tonuyla.

“Anlaştık o zaman!” diyerek  yerinden kalktı Tuncay bey, “Seni biraz rahat bırakayım da içine dön biraz. Adresim bu kağıtta yazıyor. Bu akşam yemeğe gelirsen detaylı olarak neler yapacağımızı konuşuruz. Tıpkı bir iş toplantısı gibi, sana söz veriyorum!”

“Yarın akşam olsun!” dedi Nazlı. Bir iş olduğundan değil, sırf bu defa seçimi kendi yapabilmek için  söylemişti bunu aslında. Tuncay bey bunu anlayabilecek kadar çok tecrübeliydi hayatta.

“Tamam, nasıl istersen! Yarın akşam görüşürüz o halde!” diyerek kalktı ve misafirhanenin kapısına doğru yürüyüp, arkasına bakmadan çıkıp gitti. Nazlı’nın bu iki boyunca olanları defalarca düşünüp gözden geçirmekten başka yapacağı bir şey  kalmamıştı. Gelecek için tam olarak ne düşünmesi, nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu. Mezun olmuştu evet önce bir iş bulması gerekiyordu elbette. Misafirhanede yirmi yedi günü kalmıştı Tuncay bey söylediği gibi ona yardımcı olamasa bile belki  kalacak yer sorununu çözebilirdi. Evden getirdiği para ile şimdilik geçinme ihtmali de yoktu zaten.

“İyi ki sinirlenip adama baştan hayır demedim!” dedi kendi kendine. Her şey bir yana gerçekten yardıma ihtiyacı olacaktı. Peki ya Tuncay bey çıkıp gelmese ne yapacaktı. Bu insanlar onu kapı dışarı ederken hiç bir şeyi düşünmemişlerdi. Öz annesi dahil aslında kimse onu gerçekten  düşünmemişti belli ki, sadece görevlerini yerine getirmişlerdi. Ona da anlatırken zaten sadece bunun vurgusu yapılmıştı. Kimse onu aslında ne kadar sevdiği konusuna değinme ihtiyacı hissetmemişti. Hele annesi! Onu görme teşebbüsünde bile bulunmamıştı. O babasıyla çıkıp giderken kapıya dahi gelmemiş, öz kızı Safiye ile kalmayı tercih etmişti. Annesi! Annesi sandığı o kadın.

Aslında ikisi de fiilen bilmese de onun öz çocukları olmadığını içlerinde hep hissetmişlerdi belki de. Belki de o yüzden hiç sevememişlerdi onu. Görevlerini yerine getirip, sevdiklerini sanmışlardı.

Güliz’in yani öz annesinin Tuncay beyin torununa yapmış olduğu iyilikte onun iyi yapmazdı. Zaten ölecekti. Öldükten sonra kalbine ihtiyacı olmayacağına göre onu bir hayat kurtarmak için bağışlamak iyilik miydi yani? Evet iyilikti tabi ama Güliz için kendi vicdan azabını bastırma yönteminden başka bir şey değildi Nazlı’ya göre. Nazmiye denilen o kadını tanımamış olmayı dilerdi zaten. Onun Nazlı ile hiç bir ilgisi olmamış olmasına rağmen ailesine gelip bütün düzeni mahveden asıl oydu. Kendi hayatının mahvoluşunu, Nazlı’nın hayatını mahvederek taçlandırmıştı. Kendi kızı sandığı çocuğu bir anda harcamıştı hırsına yenik düşüp. Onunkine de sevgi denilemezdi bu durumda. Eğer Nazlı gerçekten onun kızı olsaydı bile onu  hırsından başkasına verip, sonra yeniden hırsından ortaya çıkarak her şeyi mahvedebilen bir annesi olsun istemezdi. Bu hikayedeki hiç bir kadın onun annesi olmasındı zaten.  İnsanın üç anne adayı olupta hepsinin birbirinden beter olması nasıl bir şanstı böyle?

Tuncay bey ise tamamen hikayenin dışında biriydi aslında. Nazlı’nın geçmiş hayatı ve başına gelenlerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Hasbelkader son dakikada  öz annesinin hayatına denk gelmiş, ondan torunu  için hayati önem taşıyan bir yardım görmüştü. Haliyle o da bir hayatı kurtararak o kadına borcunu ödemek istiyordu.

Bu hikayedeki herkesten daha çok ve ilk defa Nazlı’yı düşünen biri çıkmıştı aslında. Güliz ölüp gittikten sonra Nazlı’yı takip edip, ona yardım eli uzatmakla ilgili hiç  bir mecburiyeti yoktu. Nazlı bir gün gerçek annesinin izini bulup onun kalbinin bir genç adama verildiğini öğrenmiş olsa bile asla onların peşine düşmezdi. Niye düşsündü ki hem?

Tuncay bey de sözünü tutmasa bunun hesabını ona soracak kimse olmayacaktı. Yine de o öyle minnet dolu ve iyi yürekli bir adamdı ki demek! Onu en zor ana düşene kadar izlemiş, tam düşeceği zaman da yetişip elinden tutuvermişti. Ya da en azınadn tutmak üzere teklifte bulunmuştu. Güvenilir kimsenin olmadığı bu hikayede Tuncay beyin iyi görünen rolüne de çok çabuk tav olmamalı mıydı acaba?

“Başına daha kötü ne gelebilir ki?” dedi kendi kendine yüksek sesle.

Cevap vermedi kendi sorusuna. Bunların başına geldiğini, başına gelişinden çok sonra öğrenmişti zaten. Hiç birini ruhu bile duymadığı için ancak en son başına gelenden sonra öncekileri öğrenebilmişti. Düşünceleri en az olaylar kadar arapsaçına döndüğünden bazen zihninden geçen cümleleri bile anlamakta zorlanıyordu artık.

Tuncay bey saat altı buçuk gibi onu misafirhaneden alacaklarını bu yüzden hazır olup aşağıda beklemesini rica eden bir kısa mesaj yolladı telefonuna.

Hazır olmak için bir duş alıp giyinmekten başka yapacağı bir şey yoktu zaten. Bir an önce kalacak bir yer ayarlamasını isteyecekti yaşlı adamdan. O iş bulana kadar geçici bir yer. Madem borç ödemek istiyordu evinin bir odasını verebilirdi belki bir süreliğine.

“Allah’ım çaresizlik insanı arsızlaştırıyor mu?” acaba dedi yanağından iki damla göz  yaşı inerken. Tüm bu süreç devam ederken ve zihnindeki savaş sürerken  gözyaşları akmaya devam ediyordu. Acı, nefret, öfke ne kadar negatif duygu varsa hepsi içine doluşmuş bir arada hareket ediyor gibiydiler.

Her şeyden önce ruh halini toparlaması gerekiyordu belki de. Bu halde aldığı hiç bir karar sağlıklı değildi. Hatta şu anda Tuncay beylerin evine gitmek için hazırlanması bile!

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s