Töre – Bölüm 2

Cemil’in acemiliğinin bitip dağıtımı yapılacağı haberi geldi köye. Koskoca üç ay kuş gibi uçup gitmişti Köyün her gün yinelenen hayatında günlerin, haftaların bir farkı olmadığından kimse gün saymayı adet edinmezdi. Bir tek Gülnur sayıyordu günleri ki Cemil’ine bir an önce kavuşsun Daha sözü, nişanı yok diye konuşturmuyordu annesi beşik kertmesi ile. Ancak Cemil’in ailesinden gelen haberleri biliyordu Gülnur. Kendi kendine hayaller kuruyordu başını yastığa koyunca. Kendi elleriyle işlediği yastık ve yorgan ağızlarında uyuyacaklardı beraber. Böyle kalabalık bir evden sonra bir Cemil bir de Gülnur’un canının sığacağı nohut oda bakla sofa bir evleri olacaktı muhtemelen. Sonra bir bebeleri olacaktı belki, sonra bir tane daha derken uyukuya dalıveriyordu ardından. Ertesi gün haberi gelmişt, uzağa bir yere çıkmıştı dağıtımı Cemil’in. Babasıgil gitmişlerdi törenine. Haşim ağaya demişlerdi ama o unutmuştu neresi olduğunu.

“İyice uzakmış işte, bu gittiği yerden bile uzak. Asker ocağa şurada olsa bir, orada olsa bir zaten. O içindeyken uzağı yakını farketmez. Yapsın görevini gelecek işte. Sayıl gün!” demişti hatırlayamayınca.

Böylece Gülnur sevdiğinin nerelere gittiğini bile bilmeden  koyar olmuştu yastığına başını. Babası haklıydı belki de, sanki yan köyde olsaydı şimdi gidip görebilecekler miydi onu? Değildi elbette.  Zaman çabucak geçiversin yeterdi hepsine.

Haşim ağa ile Mehmet ağa bir kaç ay sonra çocukların evini konuşmaya başlamışlardı zaten. İmeceyle yapılacaktı bu ev. Gülnur’un söz hakkı yoktu ama olsa dereye bakan yere yapalım derdi. Su sesi ninni gibi sarardı geceleri onları. Yeşillik de çokçaydı o tarafta. Sineği, böceği olur diyordu anası ama Gülnur seviyordu öyle yerleri. Kasabadan telci geliyor takıyordu pencerelere. Olmadı öyle yaparlardı. Cephesi de köye bakmaz suya bakardı böylece evin. Kapısının önüne çıktığında kimseye seyirlik olmazdı.

Gülnur’un  hayallerinin tersine köyün mezarlığına bakan yeri seçtiler muhtarla beraber dolanıp. İçi ürperdi Gülnur’un.

“Ölüden değil, diriden kork!” derdi anası ama hiç içi almazdı bu sözü de. Dirinin neyinden korkacaktı, kanlı canlı adamdı işte.

“Ben korkarım geceleri!” diyecek oldu ama kimse onu dinlemedi elbette.

Neyse ki Cemil’i olacaktı yanında, ona sarılıp yatardı korkunca. Böyle düşününce biraz içi serinledi.

İki gecedir bir karga gelip bağırıyordu evin önünde.

“Hayırdır bu musubet ne  ötüyor gece gece!” demişti annesi. Karga ötünce bir uğursuzluk gelir derlerdi köyde.

“Allah’ın bir canı o da ana niye musubet olsun hayvan!” dedi Gülnur’un küçüğü Göknar.

“Çok biliyosun sen!” diye cevap verdi anası bu defa, “Bu da kabaya okula gideli beri çok biliyor her  şeyi! Biz büyüklerimizin sözleriyle büyüdük oğlum! Bu güne değin de bir yanlışlarını görmedik!”

“İyi de ana! Karga dediğin, kırlangıç dediğinden başka bir tür değil. Horoz da ötüyor, kuş da ötüyor, karga da! Rengi siyah diye mi uğursuz bu hayvan! Hem öğretmen dedi ki…”

“Göknar!” dedi kadın tıslayarak. Oğlan da sustu döndü önüne.

Karga inat gibi öttü yeniden.

Gülnur’un  da yüreği darlanmıştı nedense, o da bıraktı elindeki işi biraz televizyona bakmaya başladı babasının ardından.

Haşima ağa sedirde uyumuştu çoktan.

Üç gün geçmedi geldi kötü haber köye. Cemil’in arkadaşı tüfeğini temizlerken vurmuştu oğlanı. İyi demişlerdi ama Mehmet ağa, büyük oğlunu alıp çıkmıştı hemen yola.

“Görüyo musun başımıza geleni!” diye dövünürken anası duymuştu Gülnur olanı. Duyar duymaz çivilenip kalmıştı olduğu yere Cemil’inin nasıl canı yanmıştı kimbilir.

“Mehmet ağa gidiyomuş işte alırız haberini, hemen karalar bağlamayın!” diye kızıverince Haşim ağa  kimsenin sesi çıkmamıştı.

O gece karganın hiç sesi çıkmayınca içi biraz ferahlamıştı Gülnur’un. Öyle ya bu kötü habere rağmen karga başka ötmüyorsa o zaman başka kötü haber gelmezdi ardına.

Ertesi günü öğlen Cemil’lerin evinden yükselen feryat figana fırlamıştı hepsi dışarıya. Sakine hanım evin avlusunda yeri göğü yakan bir çığlık koyuvermişti bağrından.

“Cemiiiiiiiiiil! Nasıl kıydılar sanaaa!”

Gülnur’un tam göğsünün üzerine koca bir öküz gelip oturmuştu o anda.

Mehmet ağa aramış, Cemil’in onlar varasıya çıkmadığını söylemişti tıkanarak. Cenazeyi alıp geleceklerdi oğluyla. Kurşun Cemil’in ciğerine girmişti böğründen.

Gülnur’un olduğu yere çöküp kaldığını farkeden olmamıştı ki herkes koşmuştu Cemil’lerin avlusuna. Cemal avunun bir kenarında durmuş anasına bakıyordu kıpırdamadan. Sakine hanım elleriyle göğsünü yumrukluyor onu durdurmaya çalışanların elinden her defasında kurtuluyordu. Avluya giren koyveriyordu gözyaşlarını kadın erkek demeden. Uzun zamandır köyde görülen en büyük acıydı bu yaşanan.

İki günlük derin bir sessizlikten sonra Cemil’in cenazesi geldi köye. Köyün mezarlığına tam da evlerinin baktığı tarafa verdiler toprağa. Gülnur yatağında ateşler içinde yanarken camiden okunan selaya tıkadı kulaklarını. Ancak yedisine gidebildi beşik kertmesinin evine. Girdi el öptü önce.

“Ah gelinim ah!” dedi Sakine hanım ona sarılıp,

İçini  çekip geçti Gülnur kenara. Yapılacağa yardım etti sonra. Anasıyla döndü eve. Kırkı, elli ikisi  derken günler kuşa binmiş gibi uçup gitti yine  hızlıca. Ağırlığı yüreklere çökmüştü sadece, zamanı yavaşlatamamıştı.

Bir yıl geçti aradan. Gülnur’un içindeki yas bitmedi ama köydeki hayat akmaya devam etti öylece.O iyice içine kapanmış günleri tüketiyor gibi dolanıyordu ortalarda. İşlerini yapıyor, iyice az konuşuyor, kafasını yastığa koyunca ağlıyordu hâlâ.

Derken Haşim ağa yukarı köyden bir dünürcü olduğunu söyledi gelip bir akşam. Gülnur’u istiyorlardı, epeyce de yüklü bir başlık ödeyeceğiz diye haber göndermişlerdi.

Gülnur’un gözleri büyüdü duyunca.

“Olmaz!” dedi, “Bak Cemil’e! Belki de karga değil ben uğursuzum!” diye çıkıverdi ağzından. Kızın bir yıldır içinde kurduğu ne varsa saçıldı ortalığa. 

Evdekiler şaşkın şaşkın bakakaldılar yüzüne. 

“Nereden çıktı bu da böyle, gencecik kızsın sen. Cemil ile toprağa girecek değilsin! Gelecekler zaten, buyur etmiş baban!” diye çıkıştı anası.

Ters ters baktı  Gülnur anasına. Bir yıldır içini kemiriyordu bu mesele. Şimdi anasıyla tartışacak değildi. Zaten babasının da onu dinleyeceğini sanmıyordu. Cemil olmadıktan sonra başına ne geldiğinin de çok önemi yoktu ya aslında.

Ertesi gün Gülnur’a dünürcü geleceği haber duyuldu köyde. Herkes Cemil’i hatırlayıp iç geçirdi, ses etmedi. Bir tek Cemil’in evinden yükseldi bir ses. Mehmet ağa çıktı geldi Haşim ağanın kapısına.

“Gülnur bizim gelinimiz, namusumuzdur. Biz sözümüzden dönmeyiz, söz şereftir Haşim ağa.  Cemil öldüyse Cemal hayatta. Sen de sözünden dönemez kızı başkasına veremezsin.”

Haşim ağa şaşkınlıkla baktı kapısında duran acılı babaya. 

“Kalbini kırmak istemiyorum Mehmet, var git evine!” dedi sakin sakin.

“Söz namustur Haşim. Kız bizim! Kendi ağzınla söyledin. Cemal bu yaz mezun olacak!”

“Tövbe estağfurlah!” dedi Haşim ağa sadece. 

“Kız bizim, bak demedi deme!” diyerek sesini iyice tehditkar çıkarıp dönüp gitti Mehmet ağa.

(devam edecek) 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s