Kayıp Mispoya – Bölüm 11

“Onları nereye götürüyoruz?” dedi Nedan kızına yaklaşarak.

“Bana söylenilen yere, bilmediğimiz bir yere değil!”

Nedan bunun ne anlama geldiğini anlamasa da Alya başka bir şeyle ilgilenmeye başlayınca başka soru sormadı. Sessizce oturup gökyüzünü izlemeye başladı. Eskiden yaz geceleri Alya ile bahçeye çıkar gökyüzüne bakarlardı. Alya yıldızları her zaman severdi. O zamanlar Nedan kökenlerinin o yıldızlardan biri olabileceğini elbette hiç düşünmezdi.  Ortu’nun elindeki kehanet kitaplarını okumayı çok isterdi ama ne yazık ki o  kadar vakitleri asla olmayacaktı. Bu iş bitince Alya hemen geri döneceklerini ve soyu Ortu’ya emanet edeceklerini defalarca söylemişti. Neyseki en azından kızıyla birlikte kalmaya devam edebilecekti o. Ortu’nun Alya’ya nasıl baktığını görmüştü. Delikanlı onun gençliğine rağmen yarattığı bu güçlü enerjiden çok etkileniyordu. Alya açısından durumun ne olduğunu anlayamıyordu kızı olmasına rağmen ama Ortu’nun duygularını çoktan çözmüştü. Gelecekte birlikte olamayacak olmaları üzücüydü gerçekten ama bunun için kimse bir şey yapamazdı. Ortu istese bile Alya burada kalmayacaktı. Şu haliyle düşündüğü tek şeyin görev olduğu her halinden belli oluyordu zaten. Ortu doğduğu günden itibaren bu görev için eğitilmişti. Soyu korumak onun görevi olacaktı. Bu yüzden onu da yanlarında götürmeleri de mümkün olmayacaktı. Bu iki genç soy için kendini feda etmişlerdi.  Birbirleri ya da başkaları ile birlikte olmaları pek mümkün olmayacak gibi görünüyordu mevcut şartlarda. Yine de Karatalya’lılar soyun peşini bırakırlarsa Ortu elbette kendi halkından birine aşık olabilirdi yeniden.

Peki ya Alya? O hayatının sonuna kadar savaşçı mı olacaktı? Ya da geçmişi değiştirdikleri şu andan sonra neler değişecekti başka? Bu soy bu kaderden kaçmış olsa da tarihi değiştirdikleri için ileride başka tehlikelerle de yüzleşecekti muhakak. Alya her birine yetişse bile bunun bir sonu olması mümkün değildi. Bunun anlamı her geri döndüklerinde geçmişin başka şekilde yaşanmış olduğu ile yüzleşecek olmalarıydı. Acaba soy dışında kendi geçmişlerine de dönüp hata saydıklarından dönebilirler miydi? Ya da Ortu örneğin dönüp anne ve babasını ölümden kurtarabilir miydi?

“Hayır!” dedi Alya babasına sessizce yaklaşıp, “Bu sandığın gibi bir şey değil!”

“Sen benim düşüncelerimi duyuyor musun sahiden?” dedi Nedan.

“Her zaman değil sadece soy ile ilgili olanları çünkü bu benim işimin bir parçası!”  dedi Alya.

“Anlamıyorum gerçekten, daima senin yanında ve koruyucun olarak kalacağım ama  sevgili kızım kendi ırkımın kehanete dayanan bu garip hikayesini ve yaşadıklarımızı anlamıyorum sanırım!”

“Bazen anlamak değil ama hissetmek yeter baba! Bu yüzden kendini zorlamamalı veya suçlamamalısın. Sen bu yaptığımızın doğru olduğuna inanıyor musun? Burada bütün varlığına olmaktan mutlu musun?”

“Elbette öyle hem sana hem de soyuma hizmet etmek benim için onur verici”

“İşte hepsi bu kadar, inan bana! Sen başına geleni yaşıyorsun, herkes öyle. Oluyor ve bitiyor. Önemki olan olup biten değil, olup biterken senin farkına varıyor olman. Yani tüm varlığınla yaşaman”

“Kadercilik mi diyorsun?”

“Hayır kesinlikle onu söylemiyorum. Kaderci olmak olabilecek en kolay ve korkak yaşam şeklidir. Sorgulamak, değerlendirmek her zaman gerekir. Benim söylemek istediğim iyi veya kötü anların içinde seyirci kalmak yerine yaşamak gerektiği. Bunu şimdi, geçmiş ve ya gelecekte yapıyor olman bir şeyi değiştirmez. Zaman değil sen önemlisin”

“Belki de tüm bunları anlamak için fazla eski bir beynim var. Onu öyle bileyleyip bir şekle soktum ki, artık başka türlüsünü algılamayı reddediyor.”

“Evet insan yaş aldıkça tecrübe edindiklerini beyninde sabitliyor. Bunun amacı bir şeylerle bir daha karşılaşıldığında hazırlıklı olmak.  Ancak hayat böyle bir şey değil. Hayat bir deniz dalgası gibi, her şey çok sakinken bir rüzgar ile değişebilir. Rüzgarın hızı ve yönüne göre her defasında farklı pozisyon almak zorunda kalabilir kayığın. Eğer hava sakinken ilerlediğin gibi gitmekte ısrar edersen sonunda batabilirsin! Ne kadar iyi ve azimli kürek çekmiş olduğun bir şeyi değiştirmez! Senin tecrüben iyi ve hızlı kürek çekmek iken rüzgara karşı savunmasız kalırsın.”

Nedan kızının yüzüne baktı gülümseyerek. Onun bin yıllık bir bilge gibi konuşan o gencecik yüzüne. Öyle masum bir yüzü vardı ki tüm bunları yapan ve konuşanın o olduğuna inanmakta zorluk çekiyordu hâlâ.

Alya daha fazla zorlamadı babasını, “Haydi uyumalısın artık!” diyerek kalkıp uzak bir yere geçerek yıldızlara bakmaya başladı.

Ertesi sabah gün ışıkları onları sarmaya başladığında kalktılar hep birlikte. Alya elli kadar mezar hazırlanmasını istedi.

Mispoyalılar bir anlam veremediler önce onun söylediklerine.

“Mezarları kazmanızı istemiyorum. Elli kişiyi gömmüşüz gibi yapmanızı istiyorum sadece!”

Bir anlam veremeselerde hep birlikte yan yana elli adet mezar hazırladılar. Her birinin başına bir isim uydurdular ve ağaç dallarına kazıyarak tutturdular.

“Bunu neden yaptık?” dedi Ortu.

“Eksildiğimizi düşünmelerini istiyorum!”

“İyi de durup dururken elli kişi neden ölür ki?”

“Hastalıktan” dedi Alya gülümseyerek, “Ardımızda mezarlar bırakarak gideceğiz”

“Onların hastalık düşüneceğini nereden çıkardın ki?” diyecekti Nedan önce, sonra kızının yapabildiklerini hatırlayıp vazgeçti bundan.

Yürümeye devam ettiler gün sonuna kadar ve ertesi sabah yine otuz kadar mezar hazırladılar.

“Peşimizde olup olmadıklarını bile bilmiyoruz ki neden bu kadar uğraşıyoruz!” dedi Ortu yeniden.

“Tedbir alıyoruz!” dedi Alya kısaca.

Bir kaç gün sonra Karatalya askerleri onların ilk mola verdiği yere ulaşıp kırk mezarı birden gördüklerinde bir anlam veremediler.

“Bir çatışma mı yaşamışlar acaba?” dedi başlarındaki asker yanındakine.

Atından inip mezarların yanına gitti daha sonra. Hepsinde yazan isimleri teker teker okudu. Sonra askerlerden bir tanesi mezar sandıkları ellibirinci toprak yığınındaki kırmızı kumaş parçasını gösterdi onlara.

“Aman Tanrım!” diyerek ellerini üzerine silmeye başladı sonra çünkü az önce o tahtayı eliyle tutmuştu.

“Salgın! Salgından ölmüşler!” diye bağırdı ardından.

Askerler atlarını geri çektiler hemen.

Baş asker gidip üzerindeki tahta parçasında kırmızı kumaş bağlı toprağa yaklaştı. Bir evin önündeki ağaçta kırmızı kumaş parçası bağlıysa bu o evde bulaşıcı bir hastalık olduğu anlamına gelirdi. Salgın dönemlerinde karantinayı ancak böyle sağlayabiliyorlardı. Kimse o evin bahçesinden içeri girmez. İhtiyaçları bahçe kapısına bırakılır ev sahibi hava kararıp herkes çekildikten sonra çıkıp onları alırdı.

Baş asker atının burnunu çevirip “Devam ediyoruz!” dedi.

Diğer askerler onun peşinden gitseler bile, tedirgin olmuşlardı.

Aynı günün akşamında kırmızı kumaş bağlı tahtaya dokunan asker kendini iyi hissetmediğini söyledi. Ateşi yükseliyor ve midesi bulanıyordu. Kimse ona yaklaşmak istemediği için uzakta tek başına oturmak zorunda kalmıştı. Onlar Alya’nın sadece o tahtaya özel otlardan yapılmış ve insanı kısa süreliğine hasta eden bir karışım sürdüğünü bilmiyordu elbette.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s