Kayıp Mispoya – Bölüm 8

Ortu bildiği kısa yollardan Alya ve Nedan’ı rüyadaki yer olduğunu tahmin ettikleri geçide götürdü. Burası iki dağ arasında kalan bir nehir yatağıydı. Kalenin yapıldığı zamanlarda ve Mispoya’lıların kaleye kapatıldığı zamanlarda nehir kurumamıştı. Bu nehirin suları kalenin bir kısmının altından geçiyor ve dev bir su değirmeni yardımı  ile kalenin içinde pek çok yere ulaştırılıyordu. Son yıllarda yağmurların azalması nedeniyle nehir suyu önce azalmış sonra da kurumuştu. Sadece nehirin beslediği göl duruyordu. Kale de nüfus giderek azaldığından gölden taşınan su ile idare ediliyordu.

Nehir kuruyunca suyun kaleye ulaştığı yerlere duvar örülmüştü. Ancak bu duvarlar sonradan örüldüğü için kalenin ana yapısı kadar sağlam değildi. Kale Karatalya’lılardan çok önce uzaktan getirilen granitlerle çok sağlam bir şekilde inşa edilmişti. Altından akan nehirin kaleye zarar vermeden akıp gitmesi de bunun en büyük göstergesiydi zaten. O zamanlar kalenin içinde yankılanan su sesi ile pek çok hastalığın tedavi edildiği anlatılırdı. Mispoya’lılar böyle bir kaleye hapsedildiklerinde suyun sesi onların güzel ruhlarına bir şarkı gibi gelmişti ilk yıllarda ve kendilerini bu sesle avutmuşlardı.  Suyun kaleden eksilmesi ile hem hijyen bozulmaya başlamış hem de kale taş duvarlardan örülü toprak bir avludan ibaret kalmıştı.

Kalenin hemen altında bir maden ocağı olduğunu bilen fazla insan yoktu. Karatalya kıralı Mispoyalıları bu kaleye boşuna kapatmamıştı. Dışarıdakiler onların sadece birer mahkum olduğunu sanırken aslında hepsi birer köleye dönüştürülmüş ve maden işlerinde çalıştırılmışlardı. Kalenin altındaki zindanlarda barınmaları sağlanıyordu. Suyun eksilmesiyle oluşan olumsuz koşullar ve bu ağır işçilik yıllar içinde bir çoğunun hastalıktan ölmesine neden olmaya başlamış, üç yüz kişiden çocuklar dahil ortalama kırk kişi hayatta kalabilmişti. Doğan çocukların çoğu sağlıksız doğuyordu ve güçlü yetişkinler olamadan ölüp gidiyorlardı. Kayıplar bu güçlü yüreği olan halkın iyice moralini bozmaya başlamıştı. Kehanete tüm inançlarına rağmen bir türlü gelmeyen kurtarıcıya dair ümitleri de azalmaya başlamıştı.

Dışarıda Alya, Nedan ve Ortu’nun onları kurtarmaya geldiğinden habersizdiler.

Ortu nehir yatağını takip ederek onları kalenin sonrdan örülen duvarlarına kadar getirmişti. Kalenin etrafı açıklık olduğundan sur diplerine ancak hava karardıktan sonra yanaşabildiler. Karanlıkta duvarın gücünü anlayamadıkları  nehir yatağının iç kısmında kalan nemle beslenen toprakta büyüyen çalıların arasında günün ağarmasını beklemek zorunda kaldılar. Buradan geri dönmek için ise yine günün kararmasına ihtiyaçları olacaktı.

Kalenin güçlü granit yapısına rağmen bu yeni duvar daha yumuşak bir taşla örülmüştü. Sert darbeye dayanaklı sayılmazdı. Ancak çok güçlü vuruşlar kale içinden farkedilebileceği için duvarı nasıl yıkacaklarına karar veremediler. Gün kararmadan kalenin etrafını da dolaşmak istedi Alya. Ortu en önde surlara bedenini dayararak ilerliyordu. Her yerde saklanacak bir çalı yoktu. Alya hemen onun arkasında Nedan da en arkadan geliyordu.

Oldukça eski olan kale geniş bir alan üzerine kuruluydu. Ortu ve Alya’nın atlayarak geçtiği bir çukurdan nefesi darlandığı için atlayaman Nedan, fazla derin olmadığını düşünerek yürüyerek geçmek isteyince yumuşak toprak birden kaydı ve kendini bir dehlize düşmüş buluverdi. Onun sesine dönen Alya babasının çukura düştüğünü görünce hemen Ortu’ya seslendi. İkisi birden kaleden duyulmadıklarına emin olduktan sonra çukurun başına gittiler. Nedan’ın düştüğü yer çok derin bir dehliz değildi.

“Ben iyiyim!” dedi doğrulup, o arada  etrafına bakmaya başlamıştı ama gün ışığının değdiği yerden sonrası görünmüyordu.

“Baba nasıl düştün o çukura? Neden atlamadın sen de bizim gibi?” dedi Alya

“Bu bir çukur değil çocuklar. Burada bir tünel var!”

“Tünel mi?” dedi Ortu merakla eğilip.

“Evet devamını göremiyorum ama kalenin altında bir yere çıkıyor olabilir!”

“Orada kal baba!” dedi Alya ve Ortu’ya dönüp, “Aşağı inmek için ne var yanında?” diye sordu.

Ortu ormandaki hasta ağaçları devirmek için de her zaman yanında bir halat taşırdı. Halatı gösterdi Alya’ya ancak onun ucunu bağlayabilecekleri güçlü bir ağaç yoktu çevrede. Sadece yoğun ama ince dalları olan çalılar bitmişti kuru toprakta. Biraz ileride surun biraz uzağında kalan büyük bir kayayı gösterdi Alya eliyle. Halat uzundu oraya bağlasalar bile buraya inip çıkmaları için işe yarayabilirdi. Kimseye görünmeden onu kayaya bağlayabilirseler tabi.

Alya Ortu’dan daha hızlı ve hafif olduğunu söyleyerek ona konuşma fırsatı bırakmadan halatı kaptığı gibi kayaya doğru fırladı. Bir yandan koşarken bir yandan halatın ucunu bir gemici düğümüyle halka haline  getiriverdi. Kayaya geçirip aynı hızla sur dibine dayanıp ipi gerdi ve yeniden Ortu’nun yanına döndü.

Bütün bunlar öyle hızlı olup bitmişti ki, Ortu Alya’yı değil bir dişi geyiği seyrediyormuş gibi hissetti kendini.

Alya halatın boşta kalan ucunu çukurdak sarkıtarak “Haydi ne bekliyorsun?” diye sordu şaşkın şaşkın bakan delikanlıya.

Onlar inene kadar Nedan’ın gözleri karanlığa biraz alışmıştı. Tünelin her iki yana doğru da devam ettiğini hatta birinin biraz ileriden bir kola ayrıldığını seçecek duruma gelmişti. Bu tünelde kaybolmadan keşif yapıp sonra yeniden buraya dönmeleri gerekiyordu.

“Ben böyle işlerde iyiyimdir sizi geri getirebilirim!” dedi Ortu.

Alya tamam o zaman diye sağ tarafa doğru atıldı ama Nedan burada kaybolurlarsa geri dönebileceklerine pek ikna olmamıştı. Yine de sesini çıkarmadan ve neden o yöne gittiğini sormadan kızının peşinden gitti. Kurtarıcı ve hisleri güçlü olan oydu. O bir baba olarak sadece onu korumakla görevliydi şimdi.

Bir kaç kavşakta tereddüt ettikten sonra tünelde epey ilerlediler. Ortu’nun yağlı bezler sarılı sopaları vardı çantasında. Bunları ormanda karanlığa kalma ihtimaline karşı taşıyordu. Henüz bir tanesini yakmışlardı ve bu yer altı yolculuğu uzun sürerse dönmek için yetmeyebilirdi.

Duvardaki izlerden buranın bir maden olduğunu anladılar. Onlarda dışarıdaki diğerleri gibi içeride bir maden olduğundan habersizdiler. Bir maden olduğunu anlasalar bile kendi soylarının burada bir köle gibi çalıştırıldığı gerçeği ile henüz yüzleşmemişlerdi. Ortalama kırk beş dakika yürüdükten sonra tünel büyük bir galeriye açıldı. Galeriye açılan diğer tünellerden sesler geldiğini duyunca nefeslerini tutup beklediler.

“Burası aktif bir maden mi?” diye sordu Alya

Ortu bilmiyorum anlamında başını salladı.

Biraz sonra galeriye dolan insanları görünce onların madende çalışan köleler olduklarını dahası Mispoyalı’lar olduğunu hemen anladılar.

“Aman Tanrım!” dedi Nedan, “Onları köle mi yapmışlar?”

“Bunun için buradayız!” dedi Alya babasına dönüp, “Soyun burada tükenmesine engel olmak zorundayız. Onları kurtaracağız!”

Gizlendikleri yerden olanları izlemeye başladılar. Kale güvenli bir yer olduğu için başlarında çok fazla gardiyan yoktu çalışanların. Üç dört saat sonra hepsi geldikleri tünellerden geri gitmeye başladılar. Galeri boşalıp ortamın güvenli olduğunu anlayınca onlarda tünellerin birine girip yürüyenlerin arkasından sessizce gitmeye başladılar. Tünelin sonunda sürgülü bir demir kapı vardı. Gardiyan kapıyı beline bağladığı büyük anahtarla açtı ve köleler o kapıdan tek tek kalenin içine doğru geçmeye başladılar.

“İşte giriş yolumuzu bulduk!” dedi Alya, “Şimdi geri dönüp plan yapalım!”

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s