Mavi kelebek – Bölüm 7

Tılsım çocuklara size olanı biteni anlatacağım dedikten sonra sadece iksiri içirmiş sonra arkasını dönüp başka işlere bakmaya başlamıştı. Ble konuşmak istediği halde konuşamıyor olmasını bir türlü kabul edemiyordu ve ıstararla iksirin gücünü yenmeye odaklanmıştı.

Lurji onun gibi değildi, Tılsım’ın anlatacağım dediği halde anlatmadığı şeyleri bilmek istiyordu. Siniy uyuyordu, uyandığında bir şey hatırlamayacaklardı, gemiyle burayı terkedeceklerdi. Nereye gidilecekti? Maske ne içindi? Siniy iyi olacak mıydı?

Tılsım arkası dönük çalışırken ablasını dürterek soruları işaretlerle anlattı. Ble ancak o uyarınca farkına vardı bir şey öğrenemediklerinin. Başıyla bilmiyorum işareti yaptı ona.

“Sabırlı olun anlatacağım!” dedi Tılsım arkasını dönmeden.

Onun arkasında olanları bile bilmesi tedirgin etti ikisini de hemen işlerine döndüler.

“Camdan yansımanız görünüyor!” dedi Tılsım gülerek sonra.

İkisi de dönüp cama baktılar. Dışarısı zifiri  karanlık olduğu için içerideki kandillerin ışığında görüntüleri camlara yansıyordu. Ble gidip uçları yırtılmış kısa perdeleri çekti hırsla. Dışarıda korkunç bir ormandan başka bir şey yoktu ve bu fikir onu iyice tedirgin etmişti. Eskiden babaları yanlarındayken hiç bir şeyden korkmazlardı. Ev daima hareketli olduğundan dışarı da çok odaklanmazlardı akşamları. Zaten yakınlarında başka evler olduğu içinde karanlık olmazdı bu kadar.

Burası kocaman ormanın içinde bir evdi. Başlarına bir iş gelse veya bağırsalar bile kimse duymazdı onları. Kız kardeşleri kendinde değildi ve sihir yapabilen tuhaf bir adamla birlikteydiler ve ona güvenmekten başka çareleri yoktu.

Ellerindeki çuvalların yapımı bitmek üzereydi. Tılsım da işlerini bitirip onların yanına geldi ve oturdu.

“Maske Siniy için!” dedi. Sonra elindeki kasede bulunan karışımı gösterdi. Şimdi bunu onun yüzüne süreceğim ve o güzel yüzü kabarıp tuhaf izler belirecek.

“Neden?” dedi Ble kızgınlıkla. Herkes Siniy kadar güzel olmak isterdi. Bleu onu kendi güzelliğinden korumak için hayatından olmuştu.

“Onu korumak için elbette! Beni dinleyecek misiniz?” dedi Tılsım otoriter sesine geri dönmüştü.

Lurji’de hiç sevmemişti bu fikri ama önce sonuna kadar dinlemek istiyordu.

“Bakın bu da bir kilit, sonuna kadar öyle kalmayacak. Ben açana  kadar kalacak sadece. Kendine geldiğinde geçmiş hayatına dair hiç bir şey hatırlamayacak. Sizi de hatırlamayacak ama yakını olduğunuzu hissedecek.”

Lurji itiraz etmeye kalktı bu sefer ama Tılsım ona ters ters bakınca durdu.

“Uyandığnda ona bir Tılsım ailesi olduğumuzu benim de hepinizin babası olduğumu söyleyeceğiz. Küçükken bir yangınca onun yüzünün yandığını ve bu yüzden yaraları olduğunu da. Maske bu yüzden. Onu her zaman taktığını sanacak yaralar yüzünden. Bir kaza geçirip başını vurduğunu o yüzden bunları hatırlamadığını anlatacağız. Böylece o hep maskeli gezecek, olur yüzünü açmaya çalışan olursa da yaraları görecek ve onu tanıyamayacak.  Kendisi de bir şey bilmediği için korunacak. Buraya kadar her şey tamam mı?”

“Peki ama bu ne kadar sürecek böyle? Hayatı boyu o maskeyi mi takacak? Daha çok genç o!”

“Hayır kaderi onu bulacak! O zamana kadar biz onun yanında olacağız. Kader onu bulduğunda tüm kilitleri açacağım !”

Ble ve Lurji bir süre baktılar Tılsım’ın yüzüne. İkna olmaktan başka çareleri yoktu. Siniy’i korumak için ona yalan söyleyeceklerdi. Tılsım onların yanından kalkıp Siniy’in yüzüne kasedeki sıvıyı sürmek için kalktığında telaşla peşinden gittiler. Siniy’in  o canım pembe cildi mahvolacaktı.

“Canı yanacak mı?” dedi Lurji işaretlerle ablasına, o da Tılsım’a sordu yüksek sesle.

“Hayır! Şu an hiç bir şey hissetmiyor.” dedi Tılsım ve elindeki bez parçasını sıvıya daldırıp alnından başlayarak baygın kızın tüm yüzüne ve sonra bir parça da kollarıyla ellerine sürdü.

Ble ve Lurji dikkatle bezin gezdiği yerlere bakıyorlardı.

“Yarın sabaha kabarır ancak boşuna bakmayın!” dedi Tılsım işini bitirince, “Haydi çuvallar tamamsa yatalım artık. Kandiller boşa yanıyor!”

Sonra çocukların yataklarına geçmelerini beklemeden üfledi gidip hepsini. Etraf bir anda simsiyah oldu.

Öte yandan demirci Bleu’nun ve ailesinin öldüğü haberi tüm ülkeye yayılmıştı. Sarayda prens Hao şoka girmişti.

“Bu nasıl olabilir?” diyor başka bir şey söylemiyordu.

Kraliçe haberi ilk duyanlardandı ve oraya gidenin Alim olduğunu biliyordu. Hemen onu çağırıp olaylarla bir ilgisi olup olmadığını sordu.

“Siz izin verdiniz kraliçem!” dedi adam arsız arsız.

“Ben sana o insanları ve yanlarında çalışan tüm masumları öldür mü dedim!” diye gürledi kralice.

“Bizi bu dertten kurtar dediniz efendim. Ben de istediğinizi yaptım. Artık yeğeniniz ve  oğlunuzun aşık olduğu kız yok. Dolayısıyla sarayın geleceği güvence. Ülkem için sizin emrinizle gerekeni yaptım ben!”

Kraliçe ne diyeceğini bilemiyordu, bu cani adam yüzünden kan onun ellerine de bulaşmıştı şimdi. Oğlu ve yeğeni bu işte onun parmağı da olduğunu öğrenirse onu asla affetmezler, kral ise ne yapardı hiç bilmiyordu.  Bu önüne geçmeye çalıştığı skandaldan daha da büyük sonuçlara mâl olurdu.

“Çık git buradan şimdi!” dedi ters ters alime.

“Tanrım ben ne yaptım böyle!” diye ağlarken, oğlunun sinir krizi geçirdiği haberiyle onun yanına koştu.

“Anne!” diyerek ona sarıldı Hao, “Bu nasıl olabilir? Tüm aile nasıl ölebilir! Kim yaptı bu hayinliği bize!”

“Efendim yangının bir kaza olduğunu söylüyorlar, ocaktan ateş sıçramış. Ardından ailesini kaybeden Bleu’da cinnet geçirip çalışanlarına ve kendine zehir içirerek intihar etmiş! Şahitler var.”  dedi nefes nefese içeri giren asker.

Kraliçe alimin bu kadar detaylı bir plan yapıp bir de yalancı şahitler ayarlamış olmasına inanamıyordu. Bu pisliğin içine girmişti artık. Oğluna sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Saraydaki herkes onun sadece oğlunun üzüntüsüne ağladığını sanıyordu.

Olay bir kaza olarak kayıtlara geçti. Ailenin bulunan ve bulunmayan cesetleri için bir büyük mezarlık hazırlandı ve her biri için taşlar dikildi. Bleu aynı zamanda sarayın ödüllü kılıç ustası olduğu için bir resmi tören yapıldı.

Ne kraliçe ne de prens Hao bu törenlere katılmadılar. Sarayın tılsımları Hao’ya uyuması için sürekli karışım hazırlıyorlardı. Uyanık olduğu zaman sürekli ağlayıp bağırıyordu. Kraliçe Paleun kendi içinde verdiği savaş, oğlunun acı durumu ile her geçen gün daha da zayıf düşüyor yine de ona destek olmaya çalışıyordu.  Bir kaç gün sonra kraliçenin yeğeni Lord Azrak seyahatten döndü.

Prens Hao’nun düğün hazırlıkları ve ardından kendi düğünü için planlamalar beklerken sarayın müstakbel gelini ve ailesinin ölümünü duymanın şokuyla sardıldı. Ardından ölen ailenin aşık olduğu kız ve ailesi olduğunu öğrenince daha da büyük bir şoka girdi. Prensin evleneceği kıza aşık olduğunu kimseye söylemediği için teyzesinden izin alarak sarayı terketti. Kraliçe ona diyecek herhangi bir söz bulamamıştı. Azrak ona kime aşık olduğunu açıkladığında onun oğlu ile evlenecek kız olduğunu söylememişti. Azrak bunu onun yüzüne vurmadan nazikçe saraydan uzakta yaşamak istediğini söylemiş ve sessizce ayrılmıştı.

Oğlu ve yeğenini aynı kıza aşık olmanın sonuçlarından korumaya çalışırken şimdi hepsini kaybediyordu tek tek.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s