Mavi Kelebek – Bölüm 1

Azulya hiç birimizin bilmediği bir zamanda, hiç birimizin bilmediği yerde çok güzel bir ülkeydi. Bu güzel ülke krallıkla yönetiliyor, taç babadan oğula geçerek yıllardır aynı asil ailenin fertleri arasında devrediliyordu. Kraliçe Puleun’un bir oğlu vardı ancak kızkardeşi ve eniştesinin vefatından sonra onların oğullarını da saraya yanına almıştı. Bir gün kral olacak olan prens henüz yirmi yaşında, kuzeni lord Azrak ise yirmi beş yaşındaydı. Prens Hao’dan büyük olduğu için ona daima ağabeylik yapmış, teyzesini de annesi gibi daima sevmişti.

Azulya kralı Laan tacı devretmeden önce oğlu Hao’nun evlenmesini istiyordu. Ancak ondan önce Azulya’da her yıl kutlanan uçurtma festivalini için hazırlık yapmaları gerekirdi. Uçurtma festivali hem halkın eğlenmesi hem de ülkeye hizmet veren başarılı insanların ödüllendirilmesi için kutlanan bir gündü.

Ülkenin en ünlü demircisi Bleu’ya bu yıl uçurtma festivalinde yaptığı harika kılıçlardan dolayı ödül verileceği çoktan haber verilmişti bile. Bu ödülü son on beş yıldır Bleu’dan başka alabilen olmamıştı. Demirci Bleu’nun kızı Siniy bu yıl on yedi yaşına girmişti. O kadar güzel bir çocuktu ki Bleu ve karısı onu kötülerden korumak için hep erkek gibi giydirmişlerdi. Ancak artık bir genç kız olduğundan ve kralın düzenlediği bir festivale katılacaklarından tören de bir genç kız gibi giyinmesine izin verecekti. Ancak dört gün sürecek festival boyunca gezerken yine eski erkek kıyafetlerini giyecek, güzel sarı saçlarını şapkasının altına saklayacaktı.

Siniy yıllardır rahat erkek kıyafetleri ile dolaşmaya alışık olduğundan annesi ve diğer kadınların giydiği kat kat kumaştan kabarık elbiseleri zaten hiç sevmezdi. Onlarla iş yapmak, yürümek, hatta tuvalete gitmek bile eziyetti. Soyluların çoğu pahalı ve ağır kumaşlardan elbiseler diktirdikleri için tek başlarına bile giyinemiyorlar. Kıyafetlerini giyip çıkarmalarına yardım edecek özel hizmetçileri ile dolaşıyorlardı.

Siniy’in annesi babası ve aileleri için önemli olacak bu özel günde hepsinin özenli giyinmesi gerektiğini söylediği için kızcağız sesini çıkarmamıştı. Önceki törenlerde Siniy’i götürmedikleri halde bu sene neden ısrar ettiklerini o da anlamıyordu.

“Kızım sen artık büyüdün ve yakında bir yetişkin olarak bu toplumun içinde yaşayacaksın. O yüzden seni daha fazla saklamamızın anlamı yok.” diye açıklamaya çalışmıştı Bleu kızına ama o zaten toplum içinde yaşadığını söyleyerek bir anlam verememişti bu sözlere.

Kızlarını gözlerinden kıskanan demirci Blue ve karısı Siniy daha çok küçükken ülkenin tek yetimhanesinden kızlarından dört beş yaş büyük bir kız ve  bir erkek çocuk evlat edinmişlerdi. Bu çocuklar hem kızlarına ağabey ve abla olacak hem de onu koruyacaklardı. Erkek olan çocuğun adı  Lurji, kızın adı ise Ble’ydi. İkisini de yetimhaneneye kimin bıraktığı belli değildi. Lurji doğuştan dilsizdi. Ble ise çok sessiz ve uysal bir kızdı. Siniy’in annesi ikisine de çok iyi bakmış onlara küçük kızlarını daima korumaları için yemin ettirmişti. Lurji ve Ble’de onun sözünden hiç çıkmadıkları gibi Siniy’i de gerçekten çok seviyor, onu beş dakika olsun tek başına bırakmıyorlardı.

Siniy on yedisine gelip genç kız olduğunda onlar çoktan yetişkin yaşlarına gelmişlerdi. Bleu, Ble’yi evlendirmek istese de o aile ile kalmayı tercih ettiğini söyleyip yanlarından ayrılmak istememişti.

“Gerekirse Siniy evlendikten sonra onun çocuklarına da bakabilirim” demişti.

Lurji dilsiz olduğu için zaten kimse ile konuşamıyordu. Aile içinde geliştirdikleri bazı işaretlerle anlaşabiliyorlardı ama dışarıdaki insanlar ona bir ucubeymiş gibi davranıyorlardı. Bleu onun da yuva kurmasını istese de bir türlü kızını ona verecek kimseyi bulamamıştı. Elbette bu girişimleri ve aldığı cevaplardan Lurji’ye hiç bahsetmiyordu ama onun da her şeyin farkında olduğunu hepsi biliyorlardı.

Siniy için de onlar ağabey ve ablası oldukları için nnesinden sonra ikisinin de sözünden çıkmamaya gayret ederdi.

Siniy ve Lurji en çok kitap okumayı severlerdi. Ble daha çok ev işlerine yardım ediyordu. Ülkenin tek kitapçısına kitaplar ancak ayda bir kere limana gelen gemilerle gelebiliyordu. Bu yüzden bazen aynı kitabı defalarca okuyurlar, geminin yanaştığının ertesi günü de kitapçıya koşup yeni neler geldiğine bakıyorlardı.

Bu sefer geminin gelişi tam da uçurtma festivaline denk geliyordu. Böylece hem hep beraber festibalde eğlenecekler hem de  yeni kitaplara bakabileceklerdi. Soylu aileler ile ülkenin alışveriş yapılan dükkanları sarayın da içinde olduğu kale içindeydi. Demirci ustası Blue’da dahil olmak üzere halkın oturdukları evlerde ise kalenin etrafındaki geniş araziye dağılmıştı. Bu yüzden festival gibi özel günlerde, alışveriş  veya kitap almak için kale içine girmeleri gerekiyordu.

Ülkenin asıl ve en eski yerleşim yeri kale içi olduğundan Siniy burada gezmeyi çok severdi. Arazideki evlerde olmayan özel bir hava vardı bu evlerde. Sokaklar dar ve taştandı. Çoğunlukla bahçeleri yoktu ya da sokaklara bakan yüzlerinde değildi. Pek çoğu çok eski zamanlardan kalmıştı. İnsanlar ailelerinden devraldıkları evlerde yaşıyorlar, arazilerinde yer kaldıysa eklenen aile fertleri için yeni odalar ekliyorlardı. Bu şekilde büyüyen pek çok evin artık bahçesi kalmamıştı.

Açık havaya ve araziye açık olan Siniy bu evlerin arasındaki dar sokaklarda dolaşmayı sevse de hiç bir zaman bu evlerden birinde yaşamayı hayal etmemişti. Bir esnaf olmasına rağmen babası Bleu’da dükkanını kale içinde açmamıştı. Evlerine yürüyerek on dakika mesafede bir atölyesi vardı. İşçileri ile birlikte orada çalışıyordu. Lurji bazen onunla dükkana gider, Siniy’e o günler Ble ile vakit geçirirdi. Ble kitap okumayı sevmediği için onunla nakış ve benzeri el işleri yaparlardı. Lurji ile ata bindikleri ve ok attıklarını annesine ve Ble’ye söylemiyordu. Çünkü annesi onun artık bir kıza benzemesi gerektiğini düşünüyordu. Oysa babası kızının kendini koruyacak şeyleri bilmesinden gayet hoşnuttu. Babası, Lurji ve o aralarında bu konuyu saklamak konusunda anlaşmışlardı. Elbette Lurj ve Siniy atla gezmeye çıktıklarında ya da ormanda ok attıklarında onları görenler oluyordu ama bir şekilde laf evlerinin içine kadar gitmiyordu. Gitse de bir kerelik bir şeydi diyerek geçiştiriyorlardı. Aslında Ble onların yalan söylediklerini biliyordu ama yine de ele vermiyordu. Siniy’in hatta herkesin kendini koruma konusunda bilgili olması gerektiğine o da inanıyordu. Bunun için kadın veya erkek olmak farketmezdi. Kötü insanlar herkese kolaylıkla zarar vermeye hazırdılar. Hatta çocuklara bile saldırdıkları biliniyordu. Ülke de her yıl üç dört çocuk kayboluyor bazen bir tanesi bulunabiliyor diğerlerinden haber alınamıyordu.

Ülkeye yolu düşen tüccarlardan şüpheleniliyorsa da bir görgü tanığı ya da bir delile rastlanmadığı için çocukların aileleri hariç herkes unutup gidiyordu. Ta ki bir daha olana kadar. Gerçi son iki yılda pek bir olay duyulmamıştı.

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s