Hesaplaşma – Bölüm 1

Hüseyin hücrenin son ranzasında yine gözleri uzaklara dalmış oturuyordu. Geleli iki ay olmuştu. Geldiğinden beri konuşmuyordu pek fazla. Öyle dertli iç geçiriyordu ki ara ara, bütün koğuş ne için olduğunu bilmese de iç geçirmeye başlıyordu onun peşi sıra. Selahattin ağabey koğuşun en kıdemlisi ve yaşça büyük olanıydı. Karısıyla aşığını basınca gözü dönmüş ikisini de ağır şekilde yaralamış, kaçmıştı. İnsanların yaralıları bulup polise haber vermeleri neredeyse bir gün sürdüğü için ikisi de hastanede fazla yaşamamış ve ölmüşlerdi.

Elbette bu süreçte de Selahattin ağabeyi ele verdikleri için polis hemen peşine düşmüş, baba köyünün yayla evinde kıstırıp yakalamışlardı. Kasten cana kıymak suçundan yemişti hükmü. Aslında amacı ikisini de öldürmek değildi.

“Öyle olsa oracıkta kıyardım canlarına zaten!” derdi hep, “Kısmet böyle yazılıymış, öldüler ikisi birden. Yine de Allah yaptıklarını yanlarına koymadı diye düşündüm. Çünkü ben bıraktığımda ikisi de yaşıyordu. Mahkeme bana katil dese de ben katil değilim.”

Tam otuz yıl yemişti karısı ve sevgilisini öldürmekten. Cezanın indirilmiş haliydi bu. Neredeyse yirmi yılını yatmıştı çoktan. On yılı daha vardı yatacak. Bu yüzden koğuştaki en kıdemli o sayılıyordu. Diğerlerinin de suçları vardı ama hiç biri insan öldürmemişti.

Hüseyin’in cezası iki yıl diye duymuşlardı. Onu da gardiyan söylemişti zaten. Nedenini de söylemişti ama Hüseyinin yaşına bakınca pek de akılları almamıştı duyduklarını. Kendi nasılsa anlatır diye bekliyorlardı. Hüseyin’den geldiğinden beri ses çıkmamış, o arada koğuştan birilerinin süresi dolup, çıkacak olunca kaynamıştı  arada.

Şimdi yine birlikte geçirecek en az iki yılı olanlar olarak eski düzenlerine dönmüşlerdi, gidenlerden sonra. Selahattin ağabey artık Hüseyin’in hikayesinin aslını öğrenmek istiyordu gerçekten.

“Gel bakalım Hüseyin, bak sana aylarca mühlet verdik, aramıza alış diye ses etmedik. İç geçirdin ortak olduk. Daldın gittin bölmedik. Anlat bakalım nedir senin hikayen?”

Hüseyin geldiğinden beri sessiz bir köşede kendi derdinde görünse bile, aptal da bir adam değildi. Herkesi tek tek takip etmiş, konuşulanları dinlemiş çözmüştü düzen hakkında bir şeyler. Selahattin ağabeyin koğuşta ne kadar sözü geçtiğini, dışarıdan bir ihtiyaç olduğunda nasıl temin edileceğini en iyi onun bildiğini farketmişti. İki yıl daha bu koğuşta vakit geçireceğine göre, hepsiyle uyum içinde kalması gerekti.

Selahattin ağabeyin sözlerinden sonra herkes gözünü Hüseyin’e dikti. Oturdukları yerlere iyice yerleşip dinlemeye hazırlandılar. Hüseyin yine derin bir iç geçirdi önce, bulaşıcı gibi bütün koğuşta geçirdi.

“Ben Sopacı köyünde doğdum büyüdüm. Sonra babam tarlayı tapanı satıp, şehire gideceğim diye tutturunca, annem ve dört kardeşim ile birlikte buraya geldik. O zamanlar on beş yaşında ya var ya yoktum” dedi Hüseyin yine iç geçirerek.

Bütün koğuş iç geçirdi.

“Biz büyük şehire gidiyoruz diye merak ve heyecanla yola çıkmıştık ama babamın bizi getirdiği yerin de köyden bir farkı yoktu. Hatta bizim köyden daha da izbeydi burası. Şehrin sonradan kurulmuş gecekondu mahallelerinden biriydi . Evler dışarıdan bizim köyün evlerine benzese de, içeri girince şehirdeki evler gibiydi. Annemin eniştesinin yeğenine ait bir gece konduydu bizimki. O burada uzun süre yaşadıktan sonra edemeyeceğine karar verip köye dönmüştü. Dönmüştü ama babam onun anlattıklarını duyunca kendi heveslenmişti onun yerine buraya gelmeye.”

“Adam geri dönüp ne anlatmış ki baban hevese gelmiş?” diye sordu Selahattin ağabey tesbihini çektiği kolunu oturduğu sandalyenin sırtına dayayarak.

“Hiç işte, ‘O yapamamış beceriksizliğinden!’ dedi babam. Ne anlattığını söylemedi bize. Biz çocuk olduğumuz için bize değişen pek bir şey olmadı. Burada da yeni arkadaşlar edindik kendimize, köy yerinde ne oynuyorsak oynadık. Bir tek okula alışamadık. Uzaktı, köyde de uzaktı  okulun olduğu yer, ama öğretmen ve diğer öğrenciler bize uygun değildi. Biz onlara uygun değildik ya da.

Nazmiye’yi o mahallede tanıdım.”

“Hah yiğidim sadede gel şöyle!” dedi dinleyenlerden biri. Gardiyandan duyduğu hikayeyi doğrulatmak istiyordu Hüseyin’e.

Hüseyin yüzünü buruşturdu “Tanımaz olaydım! Çocuktum o zamanlar işte. Aşık oldum. Daha köyden geleli iki ay olmuştu yanıma gelmişti bir akşam üzeri. Durup öyle gözlerimin içine bakmış sonra da çekip gitmişti. Hayatımda hiç öyle şeyler hissetmemiştim daha önce. Günlerce silemedim gözlerimden o bakışı. Küçük kardeşim nerede oturduğunu bildiğini söyledi bana. Ertesi gün okula gitmedim doğrudan onların evlerinin önüne gidip beklemeye  başladım. Okula göndermiyormuş babası. Evlendirip başlık parası isteyecekmiş. Benim küçük kardeş muhtar gibi her şeyi öğrenirdi muhakak.

Bütün gün dışarı çıkmadı, tam vazgeçip dönecektim ki, elinde bir poşet çöp ile yürüdü bahçe kapısına. Önce beni farketmedi, farkedince de durdu. Arkasına bakıp evi kontrol etti, sonra yanıma gelip yine gözlerimin içine baktı. Bu sefer öyle yakınıma gelmişti ki nefesinin yanaklarımdan geçişini hisettim.”

“Sonra ne oldu?” diye sordu koğuş heyecanla. Uzun zamandır böyle bir hikaye dinlememişlerdi.

“Sonra döndü girdi içeri. Ertesi gün okul çıkışı yine gittim aynı yere, aynı saatte elinde torbayla çıktı yine. Hızla yanıma geldi elime bir kağıt tutuşturup, girdi gene içeriye.”

“Ne yazıyormuş kağıtta?” dedi koğuşun en genci Hasan.

“‘Seni seviyorum, seni düşünmekten uyuyamıyorum’ yazıyordu. Artık kapılarının önünde bağlı bir köpek gibi her gün oradaydım. Etraftakilerin de dikkatini çekmeye başlamıştı bu halim. Onu görmezsem delirecek gibi oluyordum. O da her geldiğinde ya elime dokunuyor, ya yine nefesini koklatıyor ya da öpecekmiş gibi yapıp dudaklarını uzatıyor sonra geri çekiliyordu. Aklım başımdan gideli çok olmuştu. Kardeşimin dediği gibi babası onu başkasıyla evlendirecek diye düşündükçe deli oluyordum. Ben de daha on altı yaşındaydım. Daha büyük olsam da babamın başlık parası ödeyecek hali yoktu.”

“Kaçırsaydın!” dedi Hasan yine gaza gelip.

“Öyle yaptım zaten. Diyorum ya aklımı başımdan almıştı. Onsuz bir hayat düşünemiyordum. Kardeşimin okul arkadaşı Latife’nin ağabeyinin boş bir dairesi vardı. Daha doğrusu daire boş değildi de ağabeyi yurt dışına gittiği için kimse yaşamıyordu. Latife’nin ailesi evde fazlalık bir kaç eşyayı o daireye götürmüştü. Oğlan gelince kalacağı için satıp, kiraya vermiyorlardı şimdilik.  Latife evdekilerin o daireye senede bir kez bile gitmediğini söyledi. Anahtarın da nerede olduğunu biliyordu. Ne yapacağımıza karar verene kadar orada kalsak bizi kimse bulamazdı.”

“Kız kaç yaşındaydı birader?”

“Nazmiye mi? On dört yaşındaydı. O on dört, ben on altı. Çocuktuk ama bana öyle gelmiyordu. O da hiç çocuk gibi davranmıyordu zaten. Gösterişli bir kızdı. Güzeldi”

Gene derin bir iç geçirdi Hüseyin. Koğuşta iç geçirdi.

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s