Kayıp hayatlar – Bölüm 11

Nehir Ordu’ya geleli tam iki ay olmuştu. Fındık işçilerinden edindiği arkadaşları ona ucuz kalabileceği odalardan bahsetmişlerdi. Buralar otel gibi olmadığı için ev kiralar gibi aylık tutuluyordu. Pek düzgün olmasa da Nehir’i idare ediyordu şimdilik. Zaten boğazından başka bir masrafı da yoktu. Onu da idare ediyordu. Biraz zayıflamıştı ama kendini daha iyi hissediyordu. Hareketsiz ve yarı uyur gibi geçen onca yılın ardından şimdi kendini bulmuş gibi hissediyordu. Hafızası geri gelmemişti ama sersemliği geçmişti. Gülnaz hanımın onun peşini bırakmayacağını bildiği için çok fazla arkadaş edinmemeye dikkat ediyordu. Boş zamanlarında Ordu’nun sokaklarını geziyordu sürekli. Belki birileri onu tanır ya da o bir yerleri hatırlar diye bir umudu vardı hep.

Şengül hanımın defterini yanında getirmişti. Akşamları defteri açıp okuyordu bazen. Yaşadıklarını düşünüyordu. Artık onun yengesi olmadığını bilse de nefret edememişti. Ne ondan, ne de zavallı Faruk beyden. Kendi akrabaları hiç ilgilenmemişti onunla. Sadece para için değil, gönülden sevgilerini verip o kötü durumdayken mutlu etmişlerdi bir şekilde Nehir’i. Aslında kötü durumda olduğunu bilmiyordu tabi şimdiki gibi ama düşününce gerçekten ona  hiç kötü davranmadıklarını düşünüyordu. Tek kötülükleri o ilaçları yutmasını sağlamak ve yalan söylemekti. Bu da az bir şey değildi tabi, çok önce onu kurtarabilirlerdi gerçekten iyi olsalardı belki.

Zavallı Sancak’a ne olduğunu bilmiyordu. Onu yeniden Afyon’a kliniğe yatırmışlardı belki. Onun için de üzülüyordu ama ikisini birden kurtarma şansı olur muydu bilmiyordu. Hoş daha kendisini bile kurtaramamıştı. Buradakini hayatını sokaklarda aramaktan başka bir şey gelmiyordu şimdi elinden.

Fındık toplama mevsimi sona ermişti artık, işçilerin çoğu geldikleri yerlere, köylerine geri dönüyorlardı. Nehir’in dönecek bir yeri olmadığı için geçici bulduğu bir kaç işte çalıştı bir süre ve kalıcı bir iş aramaya devam ediyordu.

Yine iş aramak ve geçmişini bulmak için sokaklarda dolandığı bir günün sonunda o kadar yorulmuştu ki, hızla yağan yağmurdan korunmak için bir evin önünde dalları şemsiye gibi dışarı sarkan ağacın altına sığındı. Ağacın böyle bir görevi olduğunu  ev sahipkeri de farketmiş olmalıydı ki ağacın tam altına, bahçe duvarına bitişik, arkalıksız bir bank koymuşlardı.

Banka oturunca sarkan dallardan damlayan suların ardında görünüyordu her şey. Ağacın yaprakları, onlara çarpan yağmurun sesi ve hafif meyilli sokağın kaldırım kenarlarından akmaya başlayan küçük derelere bakarken aklına bir türkü takıldı Nehir’in. Uzun zamandır şarkı söylememiş, hatta müzik bile dinlememişti belki.

Ordunun dereleri

Aksa yukarı aksa

Vermem seni ellere

Ordu üstüme kalksa

Oy bağlamam, bağlamam

Zerdali  dalı mısın

Garip , garip  çalarsın

Benden sevdalı mısın?

İşte o sırada kulaklarında için heyecanla dolduran tanıdık bir ses çınladı sanki, ardıdan hayal meyal bir yüz. Beyaz teni ve yüzünün yarısını kaplayan kirli sakalı ile insanın bakmaya doyamadığı bir erkek yüzü.

Sislerin içinden bir anı çıkıp yerleşti zihnine..

“Sana bu türkünün hikayesini anlatmış mıydım aşkım?”

“Hayır anlatmadın?”

“Dinle o zaman; Yıllar  yıllar  önce Ordu’nun uzak köylerinden birinde iki genç  yaşarmış.  Maddi durumu iyi olan Mehmet, maddi durumu onun kadar iyi olmayan genç kıza yani Hacer’e aşık olmuş. Genç kız o kadar güzelmiş ki, Mehmet’in aklını başından almış . Bu arada Mehmet  de çok yakışıklıymış . Genç kızları mezara dek peşinden sürüklermiş.Mehmet’le, güzelliği ile çevresini kırıp geçiren Hacer ‘in aşkı geçmişte  yaşanan büyük aşklara benzermiş.”

“Harika!”

“Dur daha bitmedi ki; Haftanın belli günlerinde zerdali ağacının dibinde buluşurlarmış. Göz göze, diz dize akıp giden saatlerin farkına bile varmazlarmış. Fakat bu güzel beraberliği kıskananlar çokmuş. Köyün haset dolu diğer kızları  çevirdikleri türlü entrikalarla bu tatlı beraberliği yıkıp atmışlar. Genç kızın aleyhine inanılmaz dedikodular üretmişler ve nihayet Mehmet’in sevdiğini ve de köyünü terk etmesine neden olmuşlar .”

Nehir’in gözlerinden yaşlar inmeye başladı bu sisli görüntüye bakarken, yağmur bir taraftan zihninde saklanmış anılar bir taraftan, göz yaşları bir taraftan sel olup aktılar o bahçe duvarında o an.

Sislerin içindeki aşık anlatmaya  devam etti.

“Böyle derin bir üzüntüyle gurbete çıkan Mehmet  geride gözleri yaşlı bir kız ,dertli,yerinden kalkamayan yatalak bir ana bırakmış. . Büyük bir acı içinde yüreği yanık kalan  Hacer kız,  her gün evinin yakınında akan dere kenarına gidermiş . Yıkadığı kar gibi beyaz  çamaşırları çitlere asarken dudaklarından eksik etmediği bir türküyle bütün köyü inletip dururmuş .  Ne yazık ki, Hacer kızın bu feryadını, ne Mehmet duyarmış  ne de araya giren iyi niyetli komşular bu işe bir çare bulurmuş . Tüm komşuların gidip geldiği ev yas evine dönmüş. O günden sonra aylar böyle gelip geçmiş . Ne Mehmet dönmüş ne de Hacer  gitmiş sevdiğinin yanına;  ama Hacer’in yüreği yanık,hep dertli dertli söylermiş bu türküyü .”

Sonra o sevdalı sesiyle söyledi aşık Nehir’e sarılarak türkünün kalanını.

“Oy Mehmet’im Mehmet’im,

Sana küstüm demedim.

Beni sana geçmişler,

Vallahi ben demedim.”

Hacer’in bu sözlerinde gerçeğin ta kendisi varmış . Ne çare ki, içli  kız , dertli kız, türküsüne vurduğu gamını derdini sevdiğine ulaştıramamış . Araya girenler de işin üstesinden gelememiş. Böylece yıllar geçmiş  aradan. Mehmet gurbette kalmış , Hacer kız da dere kenarında… Hem ağlamış hem söylemiş”

Sisler dağıldığında Nehir bir yandan ağlıyor bir yandan farkında olmadan dudakları titreyerek söylüyordu türküyü. Evet hatırlamıştı o deliler gibi büyük bir aşkla evlendiği kocasının yüzünü, sesini, nefesini hatırlamıştı. Bu yağmurlu günde onu korumaya alan ağaç ve soluklanmasını sağlayan bu bank hatırlatmıştı nihayet aradığı geçmişten bir parçayı.

“Sedat!” dedi sonra heyecanla ayağa fırlayarak, “Sedat! Ben geri döndüm, seni bulacağım!”

Türkü hâlâ kulaklarında koşturmaya başladı sokaklarda, hatırlıyordu o ana caddeyi oradan girilen sokakları hepsini hatırlıyordu. Mehmet ve Hacer gibi olmayacaktı onlar. Kavuşacaklardı. Şimdi koşarak ulaştığı ana  caddeye bakındı heyecanla. Tanıdık gelmedi yine. Moralini bozmadı. Hava kararana kadar yağmura aldırmadan dolaştı bir kaç saat daha. Bir dükkan adı, bir park, adres hatırlamaya çalıştı dolaşırken. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Sanki bir köşeyi dönecek bulacaktı Sedat’ı.

Yağmur hiç kesilmeden yağmaya devam ediyordu. Dövercesine değil, Nehir’in derdini dillercesine, onun fazlasını hatırlamasına yardım edercesine, tüm bereketiyle arındırıyordu onu üzerindeki ağırlıktan. Sanki o son döty yıldaki geçmişi yıkayıp atıyordu üzerinden. Her damla onu daha çok kendine getiriyordu.

Caddelerde akan sulara aldırmadan, koşuyordu o şimdi kaybettiği hayatına!

(devam edecek)

Türkünün hikayesinin alındığı internet adresi :
https://www.gunesgazetesi.net/koseyazilari/2215/2505/ordunun-dereleri-turkusunun-hikayesi.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s