Kayıp hayatlar – Bölüm 10

Sabah uyandığında kendini daha dinlenmiş ve dinç hissediyordu Nehir. Gözlerini açtığında gördüğü açık renkli ahşap tavan onu biraz şaşırtmışsa da bu kez zihnini daha çabuk toparlayarak otelde olduğunu anlamıştı.

Buraya hiç bir şey düşünmeden gelmişti ama nereye gideceğini, nasıl yaşayacağını bile bilmiyordu. Yenngesinin yani Şengül hanımın ona bıraktığı para otelde uzun  süre kalmasına yetmezdi. Akşam odaya gelirken kahvaltı dahil diye konuştuklarını hatırlıyordu. Kalkıp yüzünü yıkadı ve giyindi. Odanın penceresine takıldı sonra gözü. Şehire akşam geldiği için pek bir şey görememişti oysa bu gün belki de bir şeyler ona daha tanıdık gelecekti.

Perdeyi çekip sokağa baktı. Kim bilir belki de buradan hiç geçmemişti bile, yaptığının saçma olduğunu düşünüp, çıktı odadan.

Otelin küçük restoranında bir karı koca kahvaltı ediyorlardı. Nehir masalardan birine ilerleyince dün akşam onun otele girişini yapan adam elinde kahvaltılıkların bulunduğu tepsiyle yanına geldi hemen ve “Günaydın” diyerek içinde kahvaltılıklar bulunan tabağı onun önüne bıraktı. Yan masanın üzerinde duran termosu alıp, masalara daha önceden yerleştirilmiş çay bardağına çay koydu.

Nehir nazikçe teşekkür ettikten sonra adamın dün akşam otobüste tanıştığı kızın eniştesi olduğunu hatırladı. Ona değil ama kızcağızın ablasına belki iş aradığını söyleyebilir,  onu otele getiren kızın adını  öğrenip  teşekkürlerini iletmesini de isteyebilirdi.

Kahvaltısını ettikten sonra ablayı görme ihtimaliyle resepsiyona gitti ancak orada kimseyi göremedi. Dışarıda güneşli ve parlak bir hava vardı. İçindeki dışarı çıkma isteğine hakim olamadı ve sokağa yürüdü.

Otelin bulunduğu sokak hareketli bir cadde ile birleşiyordu. Buranın dün dolmuştan indikleri cadde olduğunu da hatırladı görünce. Zihninde bazı şeyleri artık tutabildiğini farkettikçe mutlu oluyordu. Belki de bir gün sahiden o kötü insanların hafızasından silmeye çalıştıklarını yeniden hatırlayabilecekti.

Cadde boyunca biraz yürüdü önce sonra denizi farkedince ara sokaklardan o yöne doğru gitti. Son üç yıl boyunca Sancak ile sürekli göl kenarında oturmuşlardı. Orada kendini çok iyi hisettiğini hatırlıyordu. Şimdi denize bakarken ise içinde kocaman fırtınalar kopuyordu sanki. Sanki deniz orada karşısında değil de içinde gibiydi. Kalbi öyle hızlı atoyordu ki hayatında ilk kez deniz gören  birine benziyor olmalıydı dışarıdan bakıldığında.

“Belki de denizi özlüyordum o göle  bakarken” dedi içinden, “Meğer günlerim adını koyamadığım özlemlerle tükeniyormuş benim, Allah’ım lütfen kaybettiğim tüm güzellikleri bana geri ver!”

Bir süre deniz kenarında oyalandıktan sonra bir iş bulması gerektiğini hatırlayıp yeniden caddeye yürüdü. Nasıl bir aradığını bile bilmiyordu aslında. Dükkanların vitrinlerinde “Eleman Aranıyor” ilanı var mı diye baktı bir süre. Böyle dolanarak ve ne istediğini bile bilmeden dolaşmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdi akşam üzeri olduğunda. Karnı epeyce acıkmıştı. Otele dönerken bir tost yemeye karar verdi. Unutup kaybolmamak için otelin kartını almıştı çıkarken resepsiyondan. Yolu hatırlamasa bile adresle bulabilirdi.

İçi elvermediği için yeniden sahile yürüdü. Orada küçük bir büfe  görmüştü, hem çay hem de tost yapıyorlardı. Kendine bir tost ve çay söyleyerek minik tabureli masalardan birine oturup yeniden denize daldı gözleri.

Biraz sonra büfenin önünde bir kamyon durdu ve içinden kadınlı erkekli yorgun yüzlü bir sürü insan indi. Otuza yakın insanın birden bire bir kamyonun arkasından. Sonra gelip büfenin arka kısmında kuyruğa girdiler. Nehir tostunu yerken merakla izlemişti olanları. Hesabı ödeyeceği sıra onların kim olduklarını sordu merakla.

“Fındık işçileri!” dedi büfeci. Her gün sabah gelirler buraya, bahçe sahipleri alıp götürü sırayla, akşama da gelip büfenin arkasınadn yevmiyelerini alırlar.”

“Herkes fındık işçisi olabilir mi?”

“Tabi, sabah erkenden buraya gelen herkesi alır  götürler, ne kadar çok işçi o kadar hızlı iş!”

“Teşekkür ederim!” diyerek otele doğru yürüdü Nehir. Yolu tam hatırlayamadığı için bir kaç kişiye elindeki adresi sorarak buldu yerini. Evden ayrılırken onu takip edemesinler diye telefonu almamıştı yanına. Bu yüzden kuracak bir saati de yoktu. Resepsiyona sabah dört buçukta onu uyandırmalarını söyleyerek odasına gitti.

Yarın sabah gidip o büfenin önünde bekleyecekti, büfecinin dediğine göre geriye kimse kalmıyordu. Gerçi yevmiye dediği günlüğün ne kadar olduğunu sormamıştı ama yarın öğrenirdi nasıla. Fındık bahçesinde çalışma fikri hoşuna gitti. Zaten öyle çok yapmayı bildiği bir iş yoktu ki. Bunları düşünerek aklını sıkıntılı fikirlerden uzaklaştırdı ve uykuya daldı. Zaten bütün gün dolaşarak çok yorulmuştu.

Sabahın köründe kalkıp eşofmanlarını giydi. Neyseki yanına hep rahat kıyafetler almıştı. Otelde henüz kahvaltı başlamadığı için bir şey yiyemedi. Sokağa çıkınca bir süre akşam nereden yürüyüp geldiğini hatırlamaya çalıştı. Büfenin yerini ezberlemek aklına gelmemişti. Bir kaç hatalı denemeden sonra büfeyi buldu. Kalabalık çoktan birikmeye başlamıştı. Hemen yanlarında bekleyen simitçiden bir simit aldı ve diğerlerinin yanına sokulup beklemeye başladı. Herkes yorgun ve mutsuz görünüyordu. Büfe daha açılmamıştı. Sokaklar lambaları aydınlık yeni başlamasına rağmen henüz yanıyordu. On dakika sonra arkası açık bir kamyonet geldi, biri hızla inip kalabalıktan bir kaç kişiyi eliyle göstererek çağırdı ve kamyonet dolunca gittiler. Kalanlar yine sessizce beklemeye  devam etti.

Nehir beşinci kamyona binebildi. Zaten bir kamyonluk insan bırakmışlardı arkalarında. Herkes kamyonun kasasına binerken birbirine yardım etti, sonra anlaşmışlar gibi yine hiç konuşmadan bir yere geçip oturdu. Daha önce hiç bir kamyonun arkasında yolculuk etmediği için bu onu çocuk gibi heyecanlandırmıştı. Yanlarından geçtikleri evlerin bağlık bahçelik evlerine baktı bir süre. Şehir çabucak bitmiş, bağ bahçelik bir bölgeye gelmişlerdi. Kamyon fındık bahçesine geldiğinde gün çoktan ağarmıştı. Başlangıçta Nehir’e eğlenceli gelen yolculuk güneş yüzünü göstermeye başlayınca mide bulantısı ile devam etmeye başlamıştı. Elinde sımsıkı tuttuğu simidinden küçük parçalar kemirerek kamyon durana kadar idare etti. Diğerleri ne yapacaklarını biliyor gibiydi. Gidip ahır gibi görünen yanında dizili sepetleri aldılar birer birer, Nehir’de onların yaptığının aynını tekrarladı. Kamyon yenidne onları almaya geldiğinde neredeyse dokuz saat geçmişti. Bahçede bir tas ayranla, birer yufka ekmeği vermişlerdi onlara. Bir kısmı yanında getirdiğini katık etti bunlara, bir kısmı ise ki Nehir’de onlardan biriydi bunlarla idare etti. Dönüşte yine midesinin bulanacağından korktuğundan yufka ekmeğinin bir kısmını sakladı sadece. Gün boyu çalışırken kendini önceki günlere göre çok daha iyi hissetmişti, deniz, orman, bol oksijen iyi geliyordu belki de ona. İlacın sersemliği de artık iyiden iyiye azalıyor enerjisi daha  normale dönüyordu. Ancak beden işine alışık olmadığı için kamyona yeniden bindiğinde, boynu, omuzları, kolları ağrıyor, tabanları sızlıyordu. Dönüşte o da bir akşam önce gördüğü gibi büfenin arkasındaki sırada  yerini aldı. Günlük yevmiye elli liraydı. Onu eline alır almaz çok sevindi.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s