Kayıp hayatlar – Bölüm 9

Yengesinin hastaneye yattığından beri olanları bir bir yeniden aklından geçirdi Nehir. Zihnini çok bulanık hissediyor, bu yüzden yaşadıkları, duydukları, okuduklarının gerçek olduğundan emin olamıyordu. Dolayısıyla şu an yaptığı şeyin doğru olduğuna kendini ikna etmeye ihtiyacı vardı. Her şeyi başından sonuna kadar yeniden düşününce yaşadığı şeyin vehametini iyice anladığı için yeniden paniğe kapıldı.

Bir kadın hem kendi evladına, hem de başkalarının hayatına böylesine cürretkar ve kötü müdahaleler yapmayı nasıl düşünebiliyordu. Daha en başında ona oğlunun kapatması olmasını teklif ettiğinde onun vicdansız biri olduğundan emin olmuştu ancak vicdansızlığın varabildiği boyutları şimdi aklı almıyordu. Onun tahmin bile edemeyeceği olaylardı bunlar. Bir başkasından duysa ya da bir filmde izlese bile şoka girerdi muhtemelen ki şu an olayın baş kahramanıydı. Bir kez daha “Aman Allahım!” dedi kendi kendine. Bir türlü inanamıyordu bunların kendi başına geldiğine. Acaba bir şeyler mi kaçırıyorum diyerek yeniden düşündü her şeyi. Yengesini, dayısını, Sancak’ı, Gülnaz hanımı ve Ramazan beyi hepsini bir bir geçirdi aklında. Yengesi öldükten sonra eve gelen bakıcıyı peşinden ayrımayışını. Dayısının Nehir hastanede kalmak istediğinde kalmaması için ısrarını, sabahın ışıkları ile geri hastaneye gelip konuşup konuşmadıklarını soruşunu. Durmadan ne kadar iyi bir kayınvalidesi olduğunu söyleyişlerini. Sancak’a hayatını kurtardığı için duyduğu minneti ve onun yüzünden rahatsızlandığını sanarak duyduğu vicdan azabını.

“Allah’m ben ne yaşıyormuşum?” dedi bir kez daha.

Tamamen sahte bir hayatın, bir kurgunun uyuşturulmuş kahramanı olmuştu. Hayvanat bahçelerinde doğal ortammış hissi veren kafeslerin içine kapatılmış ve gelenlere sevimli ve sakin görünsün diye uyuşturulmuş zavallı hayvanlara dönmüştü. Sancak onu yanında bilsin diye yapılmıştı bu sadece üstelik. Üstelik ona layık görülmediği halde evcil hayvanı gibi yanında yer bulsun diye. İçtiği ilaçların zihnine, bedenine ne yaptığını bile bilmiyordu. Böyle ilaçlar olabileceğini akıl bile edemezdi. Yengesi, yenge demek ne kadar doğruydu artık o da bilmiyordu ama alıştığı lakap buydu bir kere, artık hayatta olmadığı için sorabilecek durumu da yoktu. Tamamen yabancı insanların eline bırakılmıştı ve onların çok iyi yürekli dayı ve yenge  olduğuna inandırılmıştı. Onlar için üzülmüş, onlara minnet duymuş ellerinden zehiri içmişti resmen.

Dişlerini sıkmaya başladı. Düşündükçe geriliyordu. İlaç içmeyeli neredeyse  henüz on iki saat olmasına rağmen yeniden düşünebildiğini hissetmeye başlamıştı. Ancak daha önce hafızasındaki kayıp yerleri hatırlamaya çalıştığında olduğu gibi başına korkunç bir ağrı saplanmıştı. İlaç nasıl oluyorsa düşünmesine ve hatırlamasına engel oluyordu. Olamazsa da canını yakıyordu. Sanki kafasının içine küçük böcekler yerleştirilmiş o zihininde kapalı odalara girmek isteyince üzerine saldırıp her yanını ısırıyorlardı. En sonunda ağrı ve mücadeleden yorgun düşüp sızıyordu. Canının acısı kalıyordu sadece, hep başında, hem yüreğinde.

Sancak’ı her gördüğünde yüreğinin mühürlenmesini hatırladı sonra. Sevmiyordu onu çünkü hiç sevmemişti. Onu Sancak’ı sevdiğine inandırmaya çalışıyorlardı. Oysa o şimdi kim olduğunu bile bilmediği bir başkasına gerçekten aşık olmuş ve onunla evlenmişti. O sevginin boşluğu acıyor ve sızlıyordu demek Sancak’a her baktığında. Aslında tanımadığı kocasını özlüyor ve seviyor ama bunu farketmiyordu. Hisettiği sızının aşk acısı olduğunu bilmiyordu.

“Nasıl bir şuursuzluğa sürüklemişler beni böyle? Sen kimsin acaba, Ordu’da seni nasıl bulacağım?”

Elif’i bulmalıydı. Önce arakadaşını bulmalıydı. Onu bulursa her şeyi anlatabilir, öğrenebilir eski hayatına geri dönebilirdi. Onun ailesinin ne kadar iyi insanlar olduğunu hatırlıyordu. Belki oraya gidince sokakları, adresleri de hatırlardı. Şimdi Ordu denilince gözünde pek fazla bir yer canlanmıyordu. Mekanlar insanlardan daha çabuk siliniyordu nedense. Belki de mekanarla insanlarla olduğu gibi duygusal bağ kurmadığımız için böyleydi.

Ordu’ya varmalarına yarım saat kalmıştı. Dikkatli bir şekilde geçtikleri yolları takip ediyor ve ona bir şeyler hatırlatmalarını umuyordu. Oysa ağaçlar, evler, dağlar, tepeler hızla geçip gidiyorlardı gözlerinin önünden. Zaten artık akşam olmıuştu. Güneş çoktan saklanmıştı dağların arkasına. Günün son rengi seçilebiliyordu biraz.

Oraya indiğinde ilk önce bu geceyi geçireceği bir yer bulmak zorundaydı. Bunu ancak şimdi düşünebilmişti. Akşamın bir vakti, hiç bilmediği, daha da doğrusu hatırlamadığı bir şehirde güvenle kalabileceği bir yeri nasıl bulacaktı şimdi?

O ana kadar yanında kimin oturduğuna dikkat etmediğini düşündü. Altmış yaşlarında bir kadın kucağındaki çantasına sımsıkı sarılmış gözleri kapalı bir şekilde oturuyordu.

Tam o sırada  otobüsün muavini elindeki termosla çay ve kek dağıtmaya başlayınca kadın da gözlerini açtı. Dikkatle ona bakan Nehir’i farkedince çantasını kendine doğru çekti.

“Günaydın!” dedi Nehir gülümseyerek, “Size bir şey sorabilir miyim?”

“Günaydın!” dedi kadında ve  onun yüzüne bakmaya devam etti, akşam akşam günaydın diyen bu kızın derdi nedir diye düşünüyor olmalıydı.

“Ben bir otel bakacağım da inince, önerebileceğiniz yer var mı?”

Kadın anlamadığı bir şekilde tedirgin oldu bu sorudan. Kalacak  yeri olmadığı için ona musallat olacağını düşündüğünü anladı Nehir, yeniden soramadı bu yüzden. Başını çevirip camdan dışarı bakmaya devam etti. Ana caddelerin üzerinde olurdu genellikle şehre gelenlerin kalabileceği yerler, oralarda bulurdu herhalde.

Arkasından birisi omuzuna dokununca döndü. Arak koltukta oturan kendi akranı bir kız “Ben size inince tarif ederim kalabileceğiniz bir yer. Ablam ve eniştem işletiyor” dedi gülümseyerek.

“Teşekkür ederim.” dedi Nehir. Yanında oturan kadınla göz göze geldiler bir an, hemen çevirdi başını camdan. Kötü niyetli bakışlara tahammül edecek ruh halinde değildi. Çantasından bir ağrı kesici çıkarıp, muavinin verdiği çay ve kekle birlikte içti. Gözleri kapanmak istiyordu yine ama otele yerleşene kadar açık tutmak zorunda olduğu için direndi.

Otobüs gara geldiğinde arka koltuktaki genç kız bavulunu alıp söz verdiği gibi onun yanına geldi.

“Beraber gidebilriz bizim evimizde oraya çok uzak değil.” diyerek onu dolmuş durağına götürdü.

Yolda fazla konuşmadılar, dolmuş otelin olduğu sokağın hemen başından geçiyordu. Aslında burası bir otelden çok pansiyondu. İki katlı bir evden bozulup yapılmıştı. Çok fazla odası yoktu ama şirin ve temiz görünüyordu.

Nehir’in aklı çok yerinde olmadığından onu buraya getiren kızın adını bile sormadığını odaya girince farketti. Teşekkür ettiğini hatırlıyordu ama hemen dönüp odaya gelmişti. Çok kötü hissediyordu. Bunun üzerinde bile fazla düşünemeden üzerindekilerle yatağın üzerine uzandı ve hemen derin bir uykuya daldı yeniden. Gece iki üç kere uyandı ama çıkmadı yataktan. İçtiği o ilaçların onu nasıl uyuşturduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Neredeyse yirmi dört saat geçmiş olmasına rağmen hâlâ etkisinden kurtulamamıştı. Her şeyi yoluna koyduktan sonra bir doktora gidip ilaçların üzerinde bıraktığı etkilere baktırması gerekecekti muhtemelen.

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s