İçimizden biri : Ayça – Bölüm 6

Nikah günü yaklaşınca Emine hanım “Ben oğluma düğün isterim, akrabam, çevrem var benim!” dedi bu defa.

“İyi de Emine hanım biz sadece göstermelik bir nikah yapacağız! Ayrıca düğünü kız tarafı değil erkek tarafı yapar!” dedi Sanem hanım şaşkınlıkla.

“O zaman bu nikah olmaz!”

Mustafa ile Mehmet’in araya girmesi ile Emine hanımın akrabaları için yemekli bir organizasyon planlandı sadece. Masrafı Mehmet ve Mustafa üstlendiler ama annelerine Ayça’nın ailesi ödeyecek dediler.

Emine hanım keyfinden dört köşe çağırmayı düşündüğü herkesi çağırdı o yemeğe. Böylece nikah, yemek bitti ve Ayça ile Mustafa yeni evlerine geçtiler. Evlerine ilk geldikleri gece Ayça’nın hamileliği üçüncü ayını doldurmuştu ve o hafta gidip bebeğin cinsiyetini öğreneceklerdi.

Mustafa o kadar heyecanlı ve mutluydu ki ayrı odalarda yatmalarına rağmen sabah karısına harika bir kahvaltı hazırlamıştı.

“Hiç bir şey için yorulmanı istemiyorum! Sen önce karnında sonra kucağında bebeğimizi büyüt yeter! Ben  sizin için her şeyi yaparım!”

Emine hanımın tüm tavırları ve aksiliklerine rağmen Mustafa’nın her şeye razı elinden geleni yapan bu tavırları Ayça’yı yumuşatıyordu. Evet ona hâlâ aşık değildi belki, evlenmeden önce yaptıkları anlaşma geçerliydi ama aynı evde olmaktan mutsuz değildi şimdilik.

Sedef ile paylaştığı ev hayatının farklı bir versiyonuydu sadece. Sedef üzgündü bir tek çünkü yanlız kalmıştı.

“Mustafa’dan ayrıldığın gün döneceğin yer benim yanım!” diyerek tebrik etmişti arkadaşını nikahta gülümseyerek.

“İlk göz ağrımsın!” demişti Ayça’da ona gülerek.

Emine hanım nikahtan sonra ne Ayça’yı ne de ailesini görmek istemediğini açıkça ifade etmişti. Zaten onların da Emine hanım ile görüşmek gibi bir kaygıları olmadığından hayatları büyük oranda eskiden olduğu gibi devam etti. Elbette Emine hanımın oğluna söylerken yakalandıkları, attığı mesajlar dışında.

Ele güne karşı bir kaç kez aile ortamına girmek durumunda kalmışlardı Ayça ile Mustafa her iki taraftan da. Bu görüşmeler sırasında Sakine kayınvalidesinin sözlerin aktarmaya devam etmişti Ayça’ya.

“Utanmıyor bu kadın, karnın burnunda senin, duysanda taşıma şu lafları değil mi? Ne ayıp!” demişti Sanem hanım duyunca.

Ayça sinirleniyordu ister istemez. Ne kadar ciddiye almıyorum dese de bazı sözler öyle ağırdı ki hazmetmesi zor oluyordu. Mustafa’ya bir şey demek istemiyordu baştan formalite dedikleri için ama bazen duramıyor ona da söyleniyordu annesi yüzünden. Mustafa ne annesine ne sevdiği kadına yar olamadan arada bocalıyor. Bazen o da kendini kaptırıp sesini yükseltiyor. Ailesinden gördüğü kültürü, yaşamı aradığını belli ediyordu.

O zamanlar iyice dikleniyordu Ayça “Ben sana bizim birlikte bir hayat kurmamız imkansız demiştim!”

Bebeğin cinsiyetinin erkek olduğunun öğrenilmesi ile başlayan heyecan dalgası, isim arama telaşı biraz da olsa bu karmaşa ve olumsuzlukları unutturmaya başlamışken, Emine hanımın doğmamış torununa “yaratık” annesine de “orospu” demesi yüzünden sinirler yeniden gerildi.

“Ne o yaratığı, ne de orospu annesini görmek istemiyorum! Oğlumu zaptettiler!”

Ayça hamileliğin de verdiği duygusallıkla artık sinirlerini kontrol edemiyordu. Sanem hanım, Sedef, Orhan bey, Mustafa bir elden onu sakin tutmaya, ikna etmeye çalışsa da hop oturup, hop kalkmaya başlamıştı. Aslında öfke hepsinde ortaktı, hepsi patlayacak yer arıyordu ama şimdi asıl önemli olan Ayça ve bebeğin sağlığı olduğu için susmanın en doğrusu olduğunu düşünüyorlardı.

Mustafa artık annesine de çıkışmaya başlamıştı. Ancak Emine hanımın frenleri tutmuyordu bir türlü.Oğlu da kendisine karşı çıktıkça, hele ki Mehmet’de araya girdikçe iyice coşuyordu. Ayılıyor, bayılıyor, ağlıyor, herkese oğlunu başka adamlardan peydahlanan bir piçle nasıl kandırdıklarını anlatıyordu. İnanıyordu elbette insanların büyük kısmı. Zaten lafı seven bir çevrede yaşıyorlardı. Emine hanımın gelini ve zavallı oğlu herkesin dilindeydi artık.

“Anne yeter artık bitirdin hepimizi!” diyordu Mustafa artık, diyecek başka laf bulamıyordu.

Mehmet’in ısrarıyla, Sakine kayınvalidesinden gizli ziyarete geliyordu bazen Ayça’yı. Güya amaç ona destek olmaktı, Mustafa’nın karısını kabul ediyorlardı ve çocuğunu da. Ancak Sakine’de kendi hırslarına yenik düştüğü için her gelişinde yeni bir şey yumurtluyor ortalık yeniden alevleniyordu.

Sanem hanım sonunda kızının hasta olacağına ve torunun da zarar göreceğine kanaat getirip, hırsı bir kenara bırakıp aradı dünürünü.

“Bakın Emine hanım, benim kızım iki canlı şu anda. Biraz insanlığınız kaldıysa çocuk doğana kadar hırslarınızı bir kenara bırakın! Sizin torununuz, sizin oğlunuzun kanı var bu çocukta. Hiç mi vicdanınız yok?”

“O yaratıktan benim torunum diye bahsetmeyin. Yılan kızınız da karnında ki piçi de benim umurumda değil! Beter olun!” diyerek telefonu suratına kapattı.

Sanem hanım sinirden titremeye başlasa da kızı için kendini toparlamaya çalıştı ve bu konuşmadan bahsetmedi ona.

Tüm bu karmaşanın ve stresin içinde doğdu Tunç. Ayça onun hayatı boyu güçlü olmasını dilemişti en çok, bu yüzden adı “Tunç” olsun istemişti. Mustafa’da itiraz etmemişti bu isme. Kimse karışmamıştı başka zaten.

Gayet sağlıklı, nur topu gibi, melek yüzlü bir bebekti Tunç. Ayça onu ilk kucağına aldığında göz yaşlarını tutamamıştı. Sanem hanım kızının elini tutarak onu ilk kucağına aldığında hissettiklerini anlatmıştı kızına. Orhan bey dokunmaya kıyamıyordu torununa.

Emine hanım elbette yoktu Tunç’un doğduğu gün hastanede, sonrasında da hiç olmadı zaten. Çocuğu görmek istemiyordu. Kabul da etmiyordu. Oğlunun çocuğu olduğunu da inanmıyordu.

“Aman iyi ki gelmedi!” dedi Sanem hanım kocasına, Mustafa ve Ayça’ya duyurmadan, “Yoksa buraları da birbirine katardı. Hiç değilse şu güzelliği sakince yaşayabildik beraber!”

İçini çekerek başını salladı Orhan bey. Kızını ve torununu bu kadar değersizleştiren, hakaret eden bir kadına sabretmek gerçekten çok zordu. Mustafa’nın hatırını tanıyordu karı-koca. Çocuk gerçekten elinden geleni yapıyordu karısı ve çocuğu için. Onlara da bir saygısızlığı yoktu. Tamam dar görüşleri vardı, inatçıydı yetişmesiyle ilgili farklılıklar çoktu ama yüreğinde insandı gerçekten. Ağabeyi Mehmet’de kardeşinin yanındaydı hep. Annesine siper oluyordu gerektiği zamanlarda.

“Bu anneden bu oğlanlar nasıl çıkmış hayret!” diyordu Sanem hanım kendi kendine. Bir yandan da üzülüyordu Mustafa’nın haline. Nasıl bir sevmekse yaşadığı annesini karşısına alıp, karısı tarafından gerçek bir koca yerine konmasa da duruyordu durmak istediğinin yanında.

“Yürekli çocuk!” demişti Orhan bey, “Keşke farklı şeyler olsaydı hepsi için, sevdikleri istedikleri birileriyle daha mutlu olurlardı belki. Şimdi ikisi de bir kabusu yaşıyor!”

“Bunu seçtiler! Belki de kader bu, kim bilir?” dedi Sanem hanım dertli dertli.

Her şeye rağmen bir arada kalmayı başaran güçlü bir aileydi onlar. Herkesin doğru ve yanlışları olabileceğini kabul ediyorlardı. İnsanlık önemliydi her şeyden önce. Şu dünyaya gelen minicik can önemliydi şimdi hepsinden çok. El ele ona can katıp, hayata dahil edeceklerdi. Yoksa aile olmanın ne anlamı kalırdı ki.

Mustafa kendi ailesinden göremediği ilgi ve yakınlığı görüyordu Ayça’nın ailesinden. Üstelik formalite bir nikaha rağmen. İçleniyordu çoğu zaman, içerliyordu ama öte taraftan annesiydi işte. Atamazdı, satamazdı. İknaya uğraştıkça karşılıklı kalpleri kırılıyordu. Zamana bırakmıştı artık, sürükleniyordu sadece cana yana yana.

(devam edecek)

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s