Var olmayan ülkede aşk – Bölüm 7

Yaklaşınca insanların oluşturduğu daireyi, sağlık ekiplerini, en son da polisleri farketti. Birilerine bir şey olduğu kesindi. Böyle şeylere çok bakamazdı ama Metin’i de bulmak istiyordu. Kalabalıktaki insanların yüzlerine bakarak aralarında dolaşmaya başladı. Olayın olduğu tarafa dönmemeye çalışıyordu ama ister istemez bakışları kayıverdi yerde yatan kişiye. Önce üzerindeki kazağı tanıdı, sonra da yüzünü. Metindi bu.

“Aman Allahım!” diyerek koştu insanları yararak.

“Durun oraya geçemezsiniz!” dedi polis.

“Ben onu tanıyorum, bir birlikte geldik buraya!” diyerek itti adamı ve koşup oturdu Metin’in başına.

Islaktı her yanı, rengi bembeyaz olmuştu ve nefes almıyordu.

Panikle sağlık ekibine baktı. Kısa saçlı kadı ona bakıp başını çaresilikle iki yana salladı; “Boğulmuş! Balıkçılar bulmuş onu!”

Vildan donup kalmıştı. Şimdi baktığı bu beden cansız mydı yani? Hızla doğrulup geri çekildi. Biri gelip onu Metin’in yanından aldı.

Sahilde telefonu ve not bulunmuştu. Vildan’ı sorguya çektiler önce, notta annesi ve ağabeyinin telefonları vardı. Kız arkadaşının konudan habersiz ve suçsuz olduğu yazıyordu. Metin zaten kanser hastasıydı. Doktorlar kemoterapiyi bırakalı çok olmuştu. Eninde sonunda ölecekti ve bunu acı içinde beklemektense kendi yapmak istemişti.

“Evet midesi hastaydı sürekli ilaç içiyordu ama bana kanser olduğundan hiç bahsetmedi!” Vildan hıçkırarak. Bunu ona nasıl yapabilirdi. Öleceğini bile bile onu bu dostluğa sürüklemiş sonra da son günlerini onunla geçirmiş ve kendini öldürmüştü.

“Ben seni çok sevmiştim. Hayatımda zaten yeterince acı varken neden bir de bunu ekledin?” diye isyan etti kendi kendine, “Neden beni seçtin? Neden?”

Cenazeyi almak için Metin’in annesi ve ağabeyi geldiklerinde Metin’in postaneden onlara birer mektup gönderdiği anlaşıldı. Bir annesine, bir ağabeyine olmak üzere iki mektup ve yazdığı kitabı göndermişti. Kitabın baskısının ilk kopyasını Vildan’a verilmesini istiyordu. Eğer satılırsa gelirinin de kanserli çocuklara yardım vakıflarına bağışlanmasını talep ediyordu.

“Hayatım boyunca ilk kez bir kıza aşık oldum anne! Bana kırgın olmanı istemiyorum. Son günlerimi senin değil onun yanında geçirmeyi seçtim, çünkü o bana tatmadığım harika bir masalı yaşattı. Yaşadığım bu son bir hafta tüm ömrüme değdi inan. Benim ardımdan onu da kızın gibi sevmeni ve sahip çıkmanı istiyordum senden. Biz onunla sadece dost olduk. Beni sevmesini, hatta onunla bir ömür geçirmeyi de çok isterdim ancak ne yazık ki bu mümkün değildi. Yine de ruhum daima onunla olacak. Onu sonsuza kadar seveceğim. Bana yeryüzünde cenneti gösteren kişi oldu o.”

Zavallı kadın gözyaşları içinde okumuştu mektubu. Bir haftadır oğluna ulaşmaya çalışıyordu. Onun böyle bir delilik yapacağını daha önceden tahmin etmişti. Söylüyordu da aslında ama bir kız arkadaşla tatile gideceğini hiç düşünmemişti. Oğlunun cenazesini almaya geldiğinde darmadağın olmuş Vildan ile tanıştı. Ona mektuptan ve içinde yazanlardan bahsetti. İkisi sarılıp uzun uzun ağladılar. Ağabeyi cenazeyi almaya gelememişti ama  ona da benzer bir mektup gelmişti, O da İstanbul’dan Çanakkale’ye doğru yola çıkmıştı. Orada buluşacaklardı.

“Bundan sonra sen bize oğlumun yadigarısın!” dedi Sevinç hanım. Cenazeyi alıp Çanakalleye  götürecekti. Vildan İstanbul’a dönemedi ve onlarla gitti cenazeyi kaldırmaya. Cenaze sabahı gökyüzünü simsiyah bulutlar kaplamış, haşin bir rüzgar ağaçları hırpalıyordu. Defin alanına geldiklerinde yağmur hızını o kadar arttırmıştı ki, yüzlerinden akan yağmur suyu ve göz yaşları birbirine karışmıştı. Vildan doğrudan Metin’lerde kalmak kötü hisettireceği için bir komşularında kalmıştı gece. Sabaha kadar uyuyamamış ve ağlamıştı. Hâlâ inanamıyordu olanlara. Cenazede herkesin gerisinde arkadan seyretti olanları. Metin’in hayatına son bir haftada girmişti aslında fiziksel olarak. Ailesini ise onun ölümünden sonra bilmişti. Şu annesinin yanında duran uzun boylu adam ağabeyi olmalıydı. Metin’in onun hakkında anlattıklarını hatırladı.

“O hep sporcu olmak istemişti ama annemin istediğini yaptı!”

O kadar yorgun ve kötü hissediyordu ki o yağmurda çamurun ortasına yığıldığını farketmedi bile. Gözlerini açtığında bir kanepede yatıyordu. Başında tanımadığı bir genç kız vardı. O gözlerini açar açmaz;  “Sevinç teyze uyandı!” diye seslendi içeri doğru.

Sevinç hanım başında namaz baş örtüsü ile geldi ağır ağır. Kadıncağız iyice yorgun ve çökmüş görünüyordu. Vildan cenazeden sonrasını hatırlamadığı için doğrulu hemen. Burasının Metin’lerin evi olduğunu anlamıştı.

“Ne olur affedin! Bunca derdinizin içinde bir de benimle uğraştınız sanırım!”

“Olur mu kızım? Sen bize oğlumun yadigarısın. Nasıl oldun iyice misin? Gel de bir şeyler ye. Pide yaptırdık. Kızım Merve ablana servis getir içeriden.”

İçeriden gelen seslerden evin kalabalık olduğunu o zaman farketti Vildan. Muhtemelen mevlüt okunmuştu o kendinde değilken.

“Ben alırım zahmet etmeyin!” diyerek içeri dönüp giden Sevinç hanımın peşinden gitti. Salonda oturacak yer kalmamıştı. Herkes önündeki pide ve ayranı yiyerek sohbet ediyordu. Gençler bir yandan hizmete devam ediyorlardı. Duvarda Metin’in fotoğrafını görünce kendini yine kötü hissetti ve hava almak için balkona yürüdü. Balkonda tanımadığı bir kaç kişi sigara içiyorlardı. Onları geçip uzun balkonun en köşesine gidip derin derin nefesler aldı.

“İyi misiniz?” dedi bir ses arkasından.

Dönüp baktı sesin sahibine, o kadar tanıdık bir yüzü ki bu ama emin olamadı kim olduğundan.

“Telefonunuz bende merak etmeyin. Sizi bu şekilde bulmayı beklemiyordum elbette!” dedi ela gözlü ve yakışıklı genç adam.

Vildan o zaman hatırladı otobüste olanları, “Ah! Çok özür dilerim ben sizi şimdi hatırladım. Gerçekten ne büyük tesadüf!” dedi tuhaf tuhaf.

“Adım Yunus!”

“Melda benim ki de!”

“Biliyorum, ben Metin’in ağabeyiyim!”

Bir kez daha düşecek gibi oldu Vildan.

“Dünya nasıl bu kadar küçük olabilir!” diye mırıldandı kendi kendine. Masal prensine giderken yolda karşılaşıp aşık olduğu ve rüyalarındaki Peter Pan’a benzeyen adam, ona masalın ta kendisini yaşatan ruh eşi Peter Pan’ın ağabeyiydi. Biri hayallerinin bedenlenmiş, diğeri ruhunu üstlenmiş hali gibiydi. Bu nasıl olabilirdi ki?

Sonra Yunus’u içeriden çağırdıkları için özür dileyerek ayrıldı yanından. Vildan o gece de orada kaldıktan sonra artık İstanbul’a dönmesi gerektiğine karar verdi. Sevinç hanım ve Yunus ile vedalaştı.

“Ben İstanbul’da yaşıyorum” dedi Yunus, “Zaten karşılaştık biliyorsunuz. Metin kitabının basılan ilk kopyasını size vermemi istemiş! Kardeşimin bu isteğini yerine getireceğim. Buyurun bu da telefonunuz ve kitabınız!” diyerek Vildan’ın iletişim bilgilerini aldı.

“Kızım mutlaka görüşelim seninle. Artık burada da bir evin olduğunu unutma!” dedi Sevinç hanım da ona sarılıp göz yaşı döktü biraz.

Kafası içi, karma karışık ayrıldı Vildan evden ve otogara gitti. Onu bırakmayı teklif etmelerine rağmen kesinlikle kabul etmemişti. Son kalan parası ile biletini aldı ve bu yolculuğa çıkarken hisettiği duygulardan başlayarak tüm yaşadıklarını düşüne düşüne İstanbul’a vardı.

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s