Kuru bir yaprak gibi – Bölüm 9

Handan ve Bülent’in evlilikleri dışarıdan sessiz sedasız ve mutlu bir şekilde sürer görünürken, Işıl hanım işi iyice abartmış, genç ve güzel kızları olan arkadaşlarını davet etmeye başlamıştı Bülent’leri evine. Bülent’de hiç utanmadan eve gelen bu misafirlerle oldukça  samimi bir şekilde ilgileniyordu. İkisi de Handan’ın bezip gitmesini istiyorlardı. İlk hareket Handan’dan gelirse ne Süha bey ne de kızın ailesi bir şey diyemezler diye hesaplamışlardı.

Handan onların düşündüklerinin aksine olanı biteni umursamıyordu bile. Akşam olunca yorgun argın yatağına uzanıyor. Geçmişi düşünmeden uyumaya çalışıyor ama başarımıyordu. Yüreğinin bir yerlerinde bir yara durmaksızın kanıyordu hâlâ. Bu yaraya merhem olabilen tek arkadaşı Mehmet çok uzaklardaydı şimdi. Bu evde, bu yeni şehirde kendine ait hiç bir şey yoktu. Bir başkasının hayatını yaşıyor gibiydi. Işıl hanımın komşularına “Oğluma musallat olup, tuzak kurdu evlendirmek zorunda kaldık!” dediğini işitmişti bir kez. Göz yaşları bile akmıyordu artık. İçindeki boşluk o kadar büyümüştü ki, aklını, kalbini yutmuş gibiydi sanki. Ağlayamıyor, düşünemiyor, öyle savruluyordu rüzgara karşı sanki.

Süha bey Bülent ve ikisine “Artık bir torun görelim!” demişti bir kaç kez. Adamcağız karısının ve oğlunun anlatmalarından Handan’ın çok mutlu olduğunu sanıyordu. Handan’da onu daima güler yüzle karşıladığı için bu yalana inanmıştı. Şimdi gençlerin bir çocuk sahibi olmaları gerektiğini düşünüyordu artık. Işıl hanım kocasının bu evliliğe sebep olmasına hâlâ çok öfkeliydi. Üstüne üstelik bir de bu evliliğe meyve istediğini duydukça içten içe iyice deliriyor, Handan’ı kaçırmak için eziyetlerin dozunu iyice arttırıyordu.

Handan ne kadar güler yüzlü olmaya çalışsa da altı ay sonra Süha beyin zoruyla Bafra’ya anne ve babasını görmeye gittiklerinde Mansur bey kızının renginin ne kadar solduğunu, gözlerinin ferinin nasıl söndüğünü görünce gözlerine inanamadı.  Perihan hanım Handan’ı görür görmez panikle kocasının bileğine yapışmış, kızına belli etmemek için ilk anda bir şey diyememişti.

Sadece bir ara kızının kulağına eğilip “Kızım bir hastalığın mı var bizden sakladığın?” diye sormuş, sonra edemeyip yardım etmesi için onu mutfağa çağırmıştı.

“Handan kızım ne olmuş sana böyle? Mutsuz musun? Neden anlatmadın bize?”

“Anne nereden çıkardın bunları, gayet mutluyum ben. Bak sizi ziyarete geldik birlikte!”

“Kızım ben seni böyle mi yolladım gelin ederken. Hayalete dönmüşsün. O kocan olacak adamla biraz konuşacağım!”

“Anne! Hayır lütfen! İyiyim ben!” diyerek mutfaktan kaçıp salona döndü Handan.

Anne ve babasının ondaki çöküntüyü bu kadar hızlı anlayabileceklerini düşünmemişti. Ona göre gayet iyi rol yapıyor, gülümseyerek acılarını kapatmaya çalışıyordu. Kızın ellerinin yaşlı bir kadın eline dönecek kadar yıpranmış olması da Perihan hanımın gözünden kaçmamıştı.

Bülent’in hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi arsız arsız sırıtması da karı kocayı iyice germişti ama sessiz kaldılar yinede.  Bülent’in işleri olduğu için sabah gelip, akşama döneceklerdi. Bu yüzden kızları ile iyi vakit geçirmeye çalıştılar sadece. Perihan hanım Handan’a “Kızım eşin döndün sen kal biraz istersen!” dese de, Handan kabul etmedi.  Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu ortadaydı. Kızlarını içleri acıyarak yolcu ederken ikisi de kara kara ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlardı bile.

Handan yalan ve acımasız bir evliliğin içinde sürüklenedururken. Ayşe ve Harun bir çocuk evlat edinmeye karar vermişlerdi artık.  Ankara’da bir bebek olduğu haberi gelince ikisi de çok heyecanlanıp hemen yola çıktılar. İkisi de tedavi gördükleri halde çocuk sahibi olamadıklarını çevrelerine inandırmışlardı. Oysa iki dost sadece ayakta kalmaya gayret ediyorlar, dışarıya evlilik rolü yapıyorlardı. Madem birlikte yaşlanacaklardı o zaman kendileri gibi talihsiz bir çocuğa aile olabileceklerine karar vemişlerdi. Böylece içlerindeki tüm sevgiyi ona vererek onun  ve kendi yaralarını sarabileceklerdi.

O sabah arabaya binerken ikisinin de yüreğinde uzun zamandır hissetmedikleri bir heyecan vardı. Bebeğin erkek olduğunu öğrenmişlerdi. Geceden beri ona ne isim vereceklerini düşünüyorlardı. Bebeği hemen alıp evlerine gelebilecekler, ancak sosyal hizmetlerce bir yıl takip edildikten sonra nüfuslarına geçirebileceklerdi. Ancak ismini koyma hakkına sahiptiler. Nüfusa geçirme aşamasına geldiklerinde istedikleri isimle üzerlerine kaydettireceklerdi.

Aslında Harun, Ayşe’ye Mehmet adını önermek istiyordu ama bunun onu daha çok üzeceğini düşündüğü için vazgeçmişti.

“İsmini sen koy, annesi sen olacaksın!” dedi heyecanla yola çıktıklarında.

“Akşamdan beri yüzlerce isim düşündük gerçekten aklım öyle karıştı ki!” dedi Ayşe.

“Önümüzde dört beş saatlik bir yolumuz var! Düşünebilirsin!”

“Acaba gitmeden bebek için bir şeyler alsa mıydık. Hiç düşünmedik!” dedi Ayşe birden telaşla.

“Haklısın, yol üzerine bakalım bir şeyler. Çocuğu alıp dönsek bile hiç bir şeyimiz yok gerçekten!”

“Bize eşyalarını da vereceklerdir herhalde!”

“Sevinç hanım bebeğin bir valizi olduğunu söyledi.”

“Ay o kadar heyecanlıyım ki Harun! Acaba bizi sevebilecek mi?”

Harun gülümsedi Ayşe’nin heyecanına. Kendisi de aynı soruyu soruyordu dünden beri.

“Acaba bizi sevebilecek mi?”

Gözlerini açtığında her yanında korkunç ağrılar hissediyordu. Başını çevirip Ayşe’yi görmeye çalıştı. Ayşe’nin beden ters dönmüş arabanın camından dışarı çıkmıştı. Yüzünü göremiyordu.

“Ayşe! Ayşe!” diye seslendi ona.

Ayşe ne kıpırdıyor, ne de ses veriyordu. Ona uzanabilmek için pozisyonunu düzeltmeye çalıştı, direksiyon ile koltuğun arasında tuhaf bir şekilde sıkışmış, zorlukla nefes alıyordu. Kıpırdamaya çalışınca canı daha da yandı. Sonra etraflarında birilerinin olduğunu farketti.

“İyi misiniz?” diye seslendi bir ses.

Ayşe’nin bedenini çekip aldılar yanından.

Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu yeniden gözlerini açtığında bir ambulansın içindeydi. Acıları daha da artmış gibiydi, ağzından ve burnundan bir şeyler sokulduğu içn konuşamıyordu. Gözlerini açık tutmaya çalışarak etrafına bakınmaya çalıştı ama her şey bulanıktı.

“Ayşe?” demeye çalıştı ama yeniden kendinden geçmişti.

Bir sonraki uyanışı yoğun bakım servisindeydi. Yanına gelen doktorun bir ameliyat geçirdiğini söylediğini hatırlıyordu. Şuurunu korumaya çalışıyordu ama başaramıyordu bir türlü. Bir ara hemşireye “Ayşe?” dedi yeniden. Ya da o söylediğini sandı. Hemşire cevap vermedi.

Perihan hanım ve Mansur bey kızlarının derdine yanarken geldi telefon. Ayşe’nin babasıydı arayan. Uzun süredir konuşmamışlardı eski dostlarıyla. Çocukların arasında bir şeyler olduğunu anlamışlardı ama dostlukları bozulmasın diye dile getirmemişlerdi bunu. Yine de daha seyrek görümeye başlamışlardı bir şekilde.

Mansur bey telefonu kapattığında rengi bemnbeyaz olmuştı. Aklı süreli kızında olan Perihan hanım, kocasının ifadesini görünce Handan’a bir şey olduğunu sandı önce.

“Ayşe ve Harun bir kaza geçirmişler” dedi Mansur bey rüyada gibi, “Evlat edinmeye Ankara’ya gidiyorlarmış!”

Kocasının iyi bir şey söylemeyeceğini anlayan Perihan hanım nefes almadan bekliyordu sözün sonunu.

“Ayşe’nin cenazesi yarınmış!”

“Peki ya Harun?”

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s