Toprak insana değil, insan toprağa aittir! – Bölüm 2

Agâh bey işlerini halettikten sonra, torununa söz verdiği gibi tepedeki ağaçlık alana doğru sürdü arabasını.

“Bu ağaçlık alanın asıl sahibi Sadun Arslanbaş’mış” diye başlandı anlatmaya. Benim O’nu tanıma şansım olmadı. Babam anlatırdı. Sadun bey emekli bir orman mühendisiymiş. Emekli olduktan  sonra buradaki babadan kalma arazisini değerlendirmek istemiş. Arazinin bir ucunda bulunan babadan kalma evini restore ettikten sonra kalan tüm araziye fidanlar dikmiş. Bu gördüğün ağaçların hemen hepsi onun eseridir. Ağaçlar büyümeye başlayınca önceden çorak olan buralara yeni kuş türleri ve başka hayvanlar gelmeye başlamış. Anlayacağın tepeye can gelmiş  Sadun beyin eliyle.”

Bilgehan yanlarından geçtikleri ağaçlara baktı tek tek. Gerçekten çok güzeldiler hepsi. Belirli bir mesafeyle yanyana dizilmişlerdi. Bazı yerler güneş dalların arasından geçecek yer bulamamış gibi karanlık, bazı yerlerde ise bu karanlığı delen çizgi çizgi ışık huzmeleri vardı.

“Sadun bey aynı zamanda Altemur beyin de babasıydı. Yani o heykeli olan adamın.” diye devam etti Agâh bey anlatmaya.

“Altemur bey babasının yarattığı bu güzel eve yerleştiğinde ben henüz on yaşındaydım. Onun bir yazar olduğunu söylüyordu herkes. Roman yazıyordu ama malzemesi babasından öğrendikleriydi. Bu yüzden doğa sever yazar lakabı takmışlardı ona. Doğa severlerden aldığı ödüller vardı.

Hele ki yaşadığı eve görenlerin ona hayranlıkları bin kat artıyordu. Bu kadar büyük bir araziyi ağaçlarla paylaşmak ve ağaçların sağladığı florayı koruyup kollamak için gerçekten melek olmak gerekiyordu insanlara göre. Oysa melek olmaya gerek yok  görevimiz bu zaten.

Gazetelerde ve dergilerde ağaçların arasında boy boy resimleri çıkıyordu Altemur Arslanbaş’ın. Bunları biliyorum çünkü babam o zamanlar arada bir gidip evdeki ve bahçedeki işlere yardım ediyordu. Gerçekten çok büyük bir araziydi. ”

Agâh bey arabayı bir yerde durdurarak eliyle ileriyi gösterdi  Bilgehan’a; ” Şu tarafa doğru baktığında ne görüyorsun?”

“Deniz mi?” dedi Bilgehan heyecanla. Kocaman bir su birikintisi vardı dedesinin gösterdiği yönde.

“Hayır, Yabanova Gölü bu gördüğün. Gerçekten büyük değil mi? Hâlâ da bakir. Ancak  bu yüksekliğe, yani Arslanbaş ailesinin arazisine çıkınca görünüyor. Bizim oralardan görmek imkansız.

Altemur beyin kendisinin ve evinin ünü artıp buralardan fotoğraflar basına  düşünce hayranlarından başkalarının da dikkatini çekti elbette manzara. Yazarımızın aslında hiç sevmediği bu manzara yani.”

“Altemur bey burayı sevmiyor muydu?”

“Hayır, hem de hiç sevmiyordu. Alerjik bir bünyesi vardı. Bu evde büyümüştü, gençlik yıllarında başlayan alerjileri yüzünden buradan ayrılmak istemiş ama Sadun bey izin vermemişti. Sürekli gözleri ve burnu akarak yaşadığı bu evdeki her şey bir süre sonra ona sevimsiz gelmeye başlamış olmalı. Buradaki ne hayvanları, ne ağaçları, ne de manzarayı hiç sevemedi. Aslına bakarsan bunlar babamın sözleri tabi. Buraya sık sık gelip gittiği için bunları o ve bir kaç kişi dışında kimse bilmezdi. Altemur bey öldükten sonra babam bize anlatmıştı. ”

“Peki o nasıl öldü dede?”

“Dedim ya Altemur bey bu evi ve bu araziyi hiç sevmezdi. Ancak kitapları ve bu ev yüzünden elde ettiği “doğa sever yazar” ünvanını kaybetmek istemiyordu. Alerjileri için sürekli ilaçlar kullanarak bu evde yaşamaya devam ediyordu. Kurtulmanın bir yolunu bulsa mutlaka kurtulurdu.

Nitekim beklediği fırsat karşısına kısa zamanda çıktı. Buralardaki suların şifalı olduğunu öğrenen bir otel sahibi, tam da bu yamaca, ağaçların içine göl manzaralı bir otel yapmak istiyordu. Daha sonra da gölün yanına yapacaktı bir tane. Çevresindekiler Altemur beyin burayı asla satmaya yanaşmayacağını söylediler. Çünkü o babasından kalan bu evi ve araziyi canı kadar çok seviyordu. Herkese öyle söylediği için herkeste onun sözlerini tekrarlıyordu elbette.”

“Satmadı değl mi?” dedi Bilgehan merakla.

“Altemur bey parayı seven bir adamdı. Lüks içinde yaşamak ona doğa içinde yaşamaktan daha cazip geliyordu. Babasına hiç benzememişti gerçekten. Sadun bey ölümünden sonra olanları bilse kesin kahrından ikinci kez ölürdü.

Termal otel yapmak isteyen adamlar kısa zamanda Altemur bey ile bağlantıya geçtiler. Bu eve gelip onunla görüştüler.”

Agâh bey bu arada arabayı çalıştırmış, uzaktan sessizce beklermiş gibi duran eve doğru sürmeye başlamışlamıştı. Evin Altemur beyin evi olduğunu anladı Bilgehan.

“İçine girebiliyor muyuz dede?” dedi heyecanla arabadan inerken.

“Hayır ama dışarıdan dolaşabilirsin. Arka bahçede çok güzel bir kameriye var. Biraz orada oturabiliriz seninle. Oradaki söğüt ağacı Altemur beyin kitaplarında geçtiğinden insanlar oraya da mutlaka  uğruyorlar”

Bilgehan heyecanla evin arkasına dolandı ve dedesinin bahsettiği kameriyeyi bulup yerleşti içine. Söğüt ağacı hemen kameriyenin yanında eteklerini sürüyen bir gelin gibi eğmişti dallarını yerlere kadar. Uzaktan bakınca içinde bir şey gizliyormuş gibi görünüyordu. Bilgehan  dayanamayıp fırladı yerinden yine dedesi daha kameriyeye ulaşmadan ve söğüdün dalları ile kapanmış küçük odacığa attı  kendini.

Burası gerçekten sihirli bir yer gibiydi. Ağacın diğerlerine göre açık renk yapraklarının arasından süzülen güneş ışıkları, rüzgarın salladığı dallarla birlikte dalgalanıyordu içeride. Tatlı küçük yaprakların kendileri gibi tatlı küçük hışırtıları vardı. Ağaç sanki dans edip mırıldanıyor gibi sarmalıyordu onu şimdi. Sanki bir ninni söylüyor gibi bir rehavete kapıldı Bilgehan.

Agâh bey torunun yanına gelmişti dalları aralayıp.

“Harika bir yer öyle değil mi?”

“Muhtemeşem. Tıpkı masallardaki ya da filmlerdeki gibi.”

“Bu ağaç Sadun beyin annesi tarafından dikilmişti bu bahçeye. Sadun bey bu yüzden ona çok değer verirdi. Hatta bu ağacın üzerine  yuva yapan çulha kuşlarının sesinin ona ninni gibi geldiğini söylermiş.”

“Altemur bey bu ağacı da mı sevmiyordu yoksa?”

“Ne yazık ki sevmiyordu. O bu eve taşındıktan sonra nasıl olmuşsa bir karga gelip bu ağaca yuva yapmış. Karga nedense hep uğursuz bir hayvan olarak anılır köylüler arasında. Oysa çok en zeki hayvanlardan biridir. Ayrıca aile hayatlarına düşkün vefalı hayvanlardır. Tıpkı bizler gibi anne babalarının yaşadığı yuvalara ziyarete gider, yumurtaların üzerine dişi ve erkek sırayla otururlar. Ayrıca tüm hayatlarını da tek eşli olarak geçirirler. Kargalar ile ilgili pek çok hikaye anlatılır. Bunlar genellikle onların kindar olmaları ile ilgilidir.”

“Besle kargayı oysun gözünü”

“Evet bu da kargaların sevilmediğini gösteren bir söz. Babam kargaların insanların yüzlerini tanıdığını söylerdi. Aileleri zarara uğratıldığında da saldırgan olduklarını ondan öğrenmiştim. Babası orman mühendisi olan Altemur bey ne yazık ki sevgisizliğinden bu bilgiyi kulak arkası etmişti.

Otel yapacak  adamların teklif ettiği para ona çok cazip gelmişti. Üstelik arazinin tamamını da otel için vermek zorunda kalmayacak, otel bittiğinde ayın bir kaç günü bedava konaklama imkanı elde edecekti. Ancak hayranlarının ve çevrenin dikkatini çekmeden arazinin bir kısmını otel için nasıl tahsis edeceğine bir türlü karar veremiyordu.”

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s