Toprak insana değil, insan toprağa aittir! – Bölüm 1

Yeşilyurt köyünün hemen yukarısında dağın eteğine yayılmış ağaçlıklı alan bölgenin en sevilen yerlerinden biridir. Her yıl yüzlerce insan bu güzel yere gelip, nefeslenir, bu  ağaçlığın hikayesini öğrenir ve buraların kahramanı Altemur Arslanbaş’ın heykelini ziyaret eder.

Bilgehan’ın dedesi Agâh bey doğma büyüme Yeşilyurt’ludur. Evlatları şehire göç etmiş olsa da, o karısı ile birlikte köyde yaşamaya devam etmektedir. Kızı Şahsenem evlenip yurt dışına gittiği için onu eskisi kadar göremese de, oğlu Kanat’ı ve torunu Bilgehan’ı görmek onun için dünyanın en mutlu anlarına dönüşür.

Billgehan  üçüncü sınıfa giderken babası onu yaz tatilinde istediği kadar kalmak üzere dedesi ve babaannesinin yanına bırakacağına söz vermişti. Okulun kapanmasına bir hafta kalan Bilgehan heyecandan yerinde duramamaya başlayınca, Kanat bey okulun kapandığı günün akşamı oğlunu aldığı gibi babasının evine geldi. İşte Bilgehan’ın Yeşilyurt köyündeki ilk yazı böyle başladı.

Bilgehan daha önce anne ve babası ile köye gelmiş olsa da, en çok üç dört gün kaldıklarından bir şey anlamamıştı. Şimdi istediği kadar kalabileceği için dedesinin onu istediği her yere götürüp, istediği her şeyi yapmasına izin vereceğini biliyordu. Elbette Kanat bey köyden ayrılmadan oğlunu dedesi ve babaannesini üzüp, yormaması konusunda sıkı sıkı tembihlemişti.

Bilgehan babasına söz verdikten sonra dedesiyle birlikte onu uğurlamaya gitti. Ailesinden ilk kez ayrıldığı için gözleri dolu dolu olsa da, dedesini üzmemek için burada yaşayacaklarını düşünmeye başlayarak kendini kontrol etti.

Köyde hayat çok erken başlıyordu. Hatta okul saatinden bile erken. Agâh bey ve Türkan hanım torunları uyanmasın diye ellerinden geldiğince sessiz olmalarına rağmen, horozlar çoktan bağırmaya başlamışlardı bile. Bilgehan evde olsa asla bu saatte kalkmamasına rağmen, horozların sesini duyunca heyecanla yataktan fırlamıştı.

Türkan hanım ocakta torunu için bazlama pişiriyordu. Hamurunu akşamdan mayalayıp hazır etmişti. Agâh bey de evin hemen önündeki bostandan domates, salatalık toplamıştı. Evin içi Bilgehan’ın hiç alışık olmadığı iştah açıcı kokularla dolmuştu.

Evin içinde bir banyo olmasına rağmen her geldiğinde en çok ilgisini çeken şey olduğu için kalkar kalkmaz bahçedeki tulumbanın yanına gitti. Yüzünü buradaki suyla yıkamak istiyordu. Eskiden gücü yetmediği için kendi başına basamadığı tulumbanın metal sapını tutup indirip kaldırmaya başlayınca, “Floşş!” diye bir ses çıkararak başladı su akmaya. Hemen iki avcunu kase gibi yapıp suyu eline doldurup, yüzüne çarptı. Daha önce dedesini böyle yaparken görmüştü. Su öyle soğuktu ki sabahın serinliğinde içi titremesine rağmen, bir kez daha yaptı. Gün henüz kızıldı. Uzaktan bir köpeğin havlaması geliyordu. Kuşlar bu kadar erken olmasına karşılık cıvıldamaya başlamışlardı bile. İlerideki yolda tozu toprağa katarak giden traktöre gözü takıldı. Koluyla çenesinden akan suları silip, dönüp girdi içeriye.

Sofra çoktan hazırlanmıştı. Tabağında sıcacık bazlama, peynir, domates, salatalık ve yanında da bir bardak süt vardı. Bu sütün ağıldaki ineklerden geldiğini artık biliyordu. Evde içtiğinden çok farklı bir tadı olmasına rağmen sevmişti o. Şehirde bu  sütten bulmak zordu. Dedesinin dediğine göre bulsa da bunun gibi olmazdı.

Apartmanlarının hemen yanındaki binanın arka bahçesine bir kümes yapmışlardı geçen sene. Her sabah yakın olan camiden yükselen ezan sesi ile birlikte horozun sesi de duyulmaya başlamıştı bir süre. Bilgehan bu sesle dedesi ve babaannesini hatırladığı için erkenden uyanmaya başlamıştı. Annesi ve babası “Şehirde horoz sesi duymak bile bir ayrıcalık bizim için” diye ne kadar hoşnut olduklarını dile getirmişlerdi.

Agâh bey ve Türkan hanım gülümseyerek dinliyorlardı torunlarının anlattıklarını.

“Öyle tabi, siz bir çok şeyden mahrum kalıyorsunuz orada. Oysa annen ve baban büyürken köyde yetişen sağlıklı yiyeceklerle büyüdüler. Sizin gibi marketlerden alınan şeylerle değil!”

“Evet ama sonra horozu ve tavukları kestiler dede!” dedi Bilgehan hüzünlü bir sesle.

“Neden?” diye yanıtladı Türkan hanım merakla.

“Çünkü horozun sabah ötüşünden rahatsız olanlar varmış. Uyuyamıyorlarmış!”

“İnsanlar nereden geldiklerini unutuyorlar Bilgehan’cığım. Gün gelecek dönecek yerleri kalmayınca hatırlayacaklar” dedi Agâh bey iç çekerek.

Türkan hanımla birbirlerine baktılar kederli, kederli. Bu bölgede  yaşanılanları gerçekte bilen çok az kişiden biriydiler. Bilgehan bu bakışı farketmese de, hissetmiş gibi, “Dede beni şu ağaçların kurtarıcısı büyük kahramanın heykeline götürecek misin?” dedi heyecanla.

“Şuna kahraman demesek!” dedi Türkan hanım mırıldanarak.

“Altemur Arslanbaş heykeline mi gitmek istiyorsun?” dedi Agâh bey torununa bakarak.

“Evet dede. O buradaki tüm ağaçların koruyucu ve kurtarıcısı değil mi? Gidip teşekkür etmek istiyorum”

Agâh bey güldü torununun güzel yüreğine, “Sen ne kadar iyi bir çocuksun, eğer annem sağ olsaydı senin gibi bir torunu olduğunu için gurur duyardı. Tıpkı ona benziyorsun.”

“Senin annene mi benziyorum dede?” dedi heyecanla Bilgehan.

“Evet hem de çok!”

Masadan tabakları toplayan Türkan hanım kayınvalidesinden söz açılınca, elindeki işi bırakıp oturdu masaya, “Dedenin annesi buraların en bilge insanıydı. Herkes gelir ona danışırdı sıkıntısını. Otlardan ilaçlar yapar, derdi olanın dermanı olmak için elinden geleni yapardı. Ağaçları ve hayvanları çok severdi. Hatta köylünün tarlasına zarar veren kargaları bile.”

Bilgehan heyecanla dinliyordu babaannesini. Kargaların ekine zarar verdiğini ilk korkuluk görüp ne olduğunu sorduğunda anlatmıştı babası.

“Her canın varolmak için bir nedeni var. Kimin gidip, kimin kalacağına biz karar veremeyiz. Tüm canların yuvası doğadır. Biz yeryüzünde hepimiz kardeşiz.” derdi her zaman.

“Şu adı garip adamdan daha mı kahramandı yani senin annen?” dedi Bilgehan gözlerini kocaman açarak. Alacağı cevaptan kendine de pay çıkartacağı çok açıktı.

“Hem de kaç kat daha kahramandı.”

“Peki neden onun heykelini dikmediniz ormana?”

“Çünkü doğayı korumak kahramanların değil, hepimizin işidir de ondan. Herkesin heykelini dikmeye kalkarsak ağaçlara yer kalmaz öyle değil mi?”

Bilgehan sormaya devam edecekti ki dedesi devam etti konuşmaya, “Bu gün heykele giderken sana hikayesini de anlatırım. Hikayenin sana anlatacağım şeklini herkes bilmez. Onlar inanmak istediklerine inanıyorlar. Gidip üzerini değiştir şimdi. Ben de babaannene bostandan bir şeyler getireyim de akşama bize güzel bir patlıcan yemeği yapsın!”

Bilgehan “Elinize sağlık!” diyerek fırladı masadan. Dedesinin anlatacaklarını çok merak etmişti. Demek onun kahraman bir büyükannesi vardı aslında ve Bilgehan’da ona benziyordu. Her ikisinin hikayesini de dinlemek için can atıyordu artık.

Annesinin hazırladığı valizden temiz kıyafetlerini çıkarıp, üzerinden çıkanları da yine annesinin tembihlediği gibi yatağının üzerine katlayıp bıraktı. Bahçeye çıktığında dedesi onu bekliyordu arabanın yanında.

“Önce bir yere uğrayacağım delikanlı. Sonra da senin istediğin gibi gezeceğiz anlaştık mı?”

“Anlaştık!” diyerek bindi dedesinin yanına.

Köy macerası asıl şimdi başlıyordu onun için.

(devam edecek)

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s