Papatyam – Bölüm 1

Mustafa bey karısının ölümünden sonra oğlu Ali’yi de alıp, kendisi gibi tek başına kalan annesi Sultan hanımın evine  dönmüştü yeniden. Ali o zamanlar sekiz yaşındaydı.

Sultan hanım erken yaşta evlenmiş, çok istemesine rağmen Mustafa bey dışında da bir evlada sahip olamamıştı. Oğlu  da kendisi gibi genç yaşta evlenip gidince bir süre yanlız yaşadıktan sonra kendi memleketlerinden anasız babasız kalmış bir çocuğu yanına almış ona bir aile olmaya çalışmıştı. Ahmet Sultan anneye o kadar düşkün bir evlat olarak yetişmişti ki, çevrede onun evlatlık olduğunu bilmeyen herkes gerçek oğlu sanıyordu. Ahmet, Sultan hanımın torunu Ali’den sadece yedi yaş büyüktü oysa. Torunu dünyaya gelmeden yanına almıştı çocuğu Sultan hanım. Sonra torunuyla oğlu da yanına gelince  ikisi kardeş gibi büyümüşlerdi aynı evin içinde altı yıl.

Sonra Ahmet üniversiteyi Eskişehir’de kazanınca Samsun’u terketmiş, üniversite bitince de Bursa’da bir iş bulup oraya yerleşmişti. Ali babası ve babaannesinin yanında Samsun’da yaşamaya devam etmişti. Kısa bir kardeşlik döneminin ardından ikisinin arasına yenidne bir mesafe girmişti böylece. Ahmet senede bir kaç kez Sultan hanımı görmeye gelse de Ali ile aralarındaki ilişki yeniden alevlenmemişti eskisi gibi.

Bursa’ya taşınmasının ardından ofiste tanıştığı bir kızla dünya evine giren Ahmet, evliliğinin de ardından ziyaretlerini iyice seyrekleştirmiş olsa da, Sultan hanımı her gün aramaya devam etmişti. Hatta Sultan anne bir kaç kez gidip kısa süreli de olsa Ahmet ve karısının evinde de kalmıştı.

Ali’nin üniversiteye başladığı yıl, Ahmet’in karısı hamile kalmış, hepsi bu habere çok sevinmişken, kızcağız daha doğum aşamasına gelemeden yoğun kanamayla hastaneye kaldırılmış ve ne yazık ki hem bebek hem de anne hayata tutunamadan veda etmişlerdi.

Bu acı olay üzerine Sultan anne bir süre gidip Ahmet’in yanında kalıp onu teselliye uğramış ancak dünyaya kendini kapatan Ahmet bu acı olayın ardından kendini sadece işine adamıştı.  Yaklaşık altı ay onun yanında kalan Sultan hanım da, oğlu Mustafa’nın çağırması üzerine Samsun’a geri dönmüştü.

Mustafa bey annesinin ikinci evladı olarak gördüğü Ahmet’i her zaman severdi. Onun acısını kendisinin de acısı olarak görüyordu ama o dönemde onunda yüreğinin acıları vardı. En yakın arkadaşı Salim bey o kötü hastalığa yakalanmıştı. Karın ağrısı ile hasteneye giden adam bir ayın içerisinde hastalığın son evresine gelmişti. Salim bey ile Mustafa bey çocukluk arkadaşıydılar. Mustafa Bey, Salim beyin, Salim bey de Mustafa beyin nikah şahitleri olmuşlar, ardından ikisi de eşlerini kaybedince birer çocukla başbaşa kalmışlardı. Mustafa  bey annesi hayatta olduğu için oğlunu alıp onun yanına gelecek kadar şanslıydı. Oysa Salim beyin hayatta kızından başka kimsesi yoktu. Gözlerini yumduğunda onu emanet edeceği bir akrabası da yoktu. Bu yüzden en yakın arkadaşına vasiyet etmişti ölmeden.

“Bana bir şey olursa kızım Öykü sana emanet!”

Arkadaşının böylesi bir zamanda söylediği bu dileği geri çevirmesi mümkün olmayan Mustafa bey de onun elini sımsıkı tutup kızını ömrünün sonuna dek koruyup kollayacağına ve kendi oğlu Ali’den ayrı tutmayacağına söz vermişti.

Salim beyin hastalığı ve vefatı, Sultan hanımın Ahmet’in yanında olduğu döneme geldiği için Mustafa bey eve bir kız çocuğu getirmek için annesine danışmak zorundaydı. Onunda Ahmet ile üzüntü içinde olduğunu ve gelini ile torununu kaybetmenin acısını yaşadığını bildiği için hemen bir şey söyleyememiş. Sonra Salim beyin durumu iyice kötüleyince geri çağırmak zorunda kalmıştı.

Henüz diğer acınn şokunu üzerinden atamayan Sultan hanım çocukluğundan beri bildiği Salim beyin durumunu öğrenince göz yaşlarına boğulmuş, henüz on altı yaşında olan kızı Öykü’ye seve seve sahip çıkacaklarını söylemişti oğluna. Salim beye yetişmesi mümkün olmasa da hemen bir otobüse atlayıp Samsun’a geri dönmüş, Öykü’yü bağrına basmıştı bu kez.

Küçük yaşta annesini kaybettikten sonra üzerine bir de babasını kaybetmenin acısını yaşayan kızcağız Sultan hanımın korumacı kanatları altına bırakıvermişti kendini hemen. Sultan hanım bir evladın ardından, Ahmet ve Öykü olmak üzere iki evlat sahibi daha olmuştu böylece Allah tarafından.

Öykü Mustafa beyi babası, Sultan hanımı da annesi sayarak büyümüştü o evde. Yaşı ilerleyen Sultan hanımın bir dediğini iki etmemiş, kadıncağıza da can yoldaşı olmuştu ayrıca. Ali’de büyük annesini çok sevip ilgilense bile, kız çocuğunun yakınlığı olmuyordu erkek çocuğunda. Öykü geldikten sonra kanı kaynayan iki genç çocuğu aynı evde tutmayı doğru bulmayan Sultan hanım, alt kattaki kiracısını çıkarıp Mustafa bey ve torununu oraya, Öykü’yü de yanına almıştı. Ali üniversiteye giderken Öykü henüz liseye devam ediyordu. İlk bir yıl babasının kaybını atlatamayan kızcağız ancak üniversite yaşına geldiğinde Ali’nin ona olan ilgisini farketmiş, sonunda oğlanın duygularını dile getirmesiyle o da kendi duygularını farketmiş ve çıkmaya başlamışlardı. Elbette iki gencin arasındaki bu duygusal bağ Sultan hanımın gözünden kaçmamış, aynı hanede iki genci bekletmenin iyi olmadığını düşündüğü için de oğluyla konuşup, ikisine nişan takmışlardı.

Mustafa bey de arkadaşının emaneti bu güzel ve iyi yürekli kızın kendi oğluyla evlenecek olmasına çok seviniyordu. Ali ve Öykü’nün aşkları gerçekten masum ve güzel bir aşktı. Sultan hanım olanı biteni her gün arayan Ahmet’e de anlatıyordu bir yandan. Onunda acısını atlatıp kendini karanlıklardan çıkarmasını istiyordu ama bunun kolay olmadığını ve Ahmet’in de zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu.

Ahmet, Ali adına çok sevindiğini söylemişti. Kendisinden sonra bir başka çocuğun daha hayatını kurtardığı ve Salim beyin kızına da kucak açtığı için Sultan hanıma minnettardı.

“İnşallah onların kaderi benimkinden güzel olur!” dedi kapatırken.

Sultan hanımın gözleri doldu ama cevap veremedi. Bazen evladı bari kurtulsaydı da kucağına alsaydı diye düşünüyordu ama sonra tek başına gencecik bir babanın bir bebekle ne zorluklar yaşayacağını düşünüp “Yüce rabbim doğrusunu bilir!” diyerek vazgeçiyordu düşünmekten. Ahmet’in karısı gerçekten çok tatlı bir kızdı. Sultan hanım onların çocuklarıyla çok mutlu bir hayat sürmelerini beklerken böyle bir olayın yaşanmış olmasına bir türlü inanamıyordu. Kendisi bile şoku atlatamamışken Ahmet’in çabucak toparlanmasını beklemekte hayal olurdu zaten.

Ali ve Öykü’nün nişanları yapıldığında Ali üniversite üçüncü sınıftaydı. Okulu onu son sınıftan itibaren yurt dışına gönderecek, hem son sınıf hem de iki yıl lisans üstü eğitim olmak üzere üç yıl orada kalmasını sağlayacaktı. Sadece belirli öğrencilere tanınan bu ayrıcalık Ali’nin reddedebileceği bir şey değildi elbette.

Sultan hanım ve babasıyla konuşup, bu yurt dışı eğitim kısmını da tamamladıktan sonra gelip Öykü ile nikahlarını yapmak istediğini söyledi. Öykü ile zaten konuşmuşlardı bu durumu. Kızcağız onu o kadar seviyor ve güveniyordu ki, “Tamam!” demişti hemen.

(devam edecek)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s