Hayatın içinden biri : Lili – Bölüm 3

Dersler sabah erken saatte başlar ve akşama kadar sürerdi. Zaten hiç birimizin çıkıp yetişeceği bir yer olmadığı için zamanla alışmıştık bu duruma. Öğle arası iki saatti ve bu iki saat başladığında önce hep beraber yemeğimizi yer sonra kocaman bir salonu olan binaya geçerdik. Bu bina da satranç, resim, dans, müzik, kitap okuma, spor, el işi ve benzeri bir insanın boş zamanlarını değerlendirebileceği pek çok aktivite mevcuttu. Sadece boş durmak yasaktı. Bunların birine yazılıp günlük plana uygun bir şekilde davranmak gerekiyordu. Ben kitap okumayı seçmiştim. Her gün kitap okuma alışkanlığım da böylece başlamış oldu. İçimde hisettiğim derin terkedilmişlik ve  mutsuzluk duygusunu kitaplarla bastırmaya çalışıyordum.

Tek avuntum ve umudum anneanneme ağlayarak yazdığım mektuplardı.

“Anneanne ne olur kurtar bizi!”

İlk seneden sonra her şey biraz daha kolay olsa da hafta sonları bütün çocuklar anne ve babalarının yanına gittiklerinde bütün o terkedilmişlik duygusu yeniden ele geçirirdi beni.  İki tane gerçekten çok iyi sınıf öğretmenim vardı. Bana sürekli bu okulda bizim bir aile olduğumuzu anlatarak telkin etmeye çalışırlardı.  Bir süre sonra bununla da yetinmeyip her hafta sonu biri beni evine götürmeye başladı. Beş sene boyunca harika hafta sonlarım oldu onların sayesinde.

Böylece alabildiğine özgür ve yaramaz olarak büyüyen ben ilk bir senenin içinde tamamen disipline girmiş, her şeyi zamanında ve tam yapmayı öğrenmiştim. Hayatımın tüm olumsuzluklarına rağmen gerçekten çok iyi bir okula devam etmiştim.

Beş yıllık okulu tamamlamamızın ardından anneannem babama dava açtı. Mahkeme bizi de şahit olarak çağırdığı için hayatımda ilk kez mahkeme önüne çıktım ve beş yılın dolmuşluğu ile onu şikayet ettim.

Böylece mahkeme babamı çağırdı ve eğer bizim anneannemizin yanında kalmamıza izin vermezse cezai işlemlere başlayacakların bildirdiler.  Bizi okula verdikten sonra bir daha hiç arayıp sormadığı gibi bir de başka bir kadınla evlenen babamın bunu kabul etmekten başka çaresi yoktu zaten. Bu dönem boyunca annemizle yaşadığımız evi de satıp başka bir yere taşınmıştı.

Anneannemin yanındaki mutlu hayatımız da ne yazık ki üç yıl sürebildi. Üç yıllık ortaokul eğitimimin ardından anneannem hayata gözlerini yumunca biz yine kimsesiz bir şekilde ortada kaldık.

Bunun üzerine babam yeniden ortaya çıktı ve kardeşimle beni yanına alarak ikimizi ayrı ayrı yatılı okullara yazdırdı. İlk yazıldığımız okulda da yaş farkımız olduğundan bir arada bulunmamıza izin verilmeyen kardeşimle geçirdiğim sınırlı zaman ve yaşadığımız ağır travmalar yüzünde  aramızda olması gereken sıcaklık ve bağı bir türlü kuramamıştık. Kurmaya da fırsatımız olmadan bir süre sonra onu da zatüree hastalığı yüzünden toprağa verince bu yaşadığım üçüncü ağır kayıp oldu. Henüz yetişkin olamadan yüreğime ağır gelen kayıplar yaşamıştım. Aslında annemin ölümüyle bütün hayatımız sona ermişti.

Liseyi bitirdikten sonra derslerimde ve özellikle yabancı dil konusunda çok başarılı olmama rağmen babam, “Sen bir an önce bir meslek okuluna veya kursuna gidip hayata atılmalısın! Ben sana ne bakabilirim, ne de para pul verebilirim!” dedi bana. Ona göre de bu meslek badana/boyacılıktı.

Derslerimdeki tüm başarım, ne kadar akıllı bir kız olduğum onun için hiç önemli değildi. O kafasında benimle ilgili bir plan yapmıştı ve itiraz etmeden ona uymamı bekliyordu.

Ben de “Tamam” demek zorunda kaldım.

Babam eğitimli ve ilgili bir adam olmadığı için benim ne yaptığımı takip edemedi. Ben de ona söylemeden gidip kendi başıma sınavlara girdim, kazandım ve en iyi üniversitelerden birini yüzde elli bursla kazandım. Kazandığım üniversite Moskova’daydı.  O dönemde kazandığım bursun yanı sıra devlet kirada okumak zorunda kalan öğrencilere yaptığı kira yardımında da faydalanarak Moskova’da bir ev kiraladım. Elbette ona hiç masraf çıkarmadan evden ayrılıyor olmam babamı hiç ilgilendirmedi.

Üniversite hayatım boyunca bir yandan çalışıp, bir yandan okulumu bitirdim tek başıma. Diplomamı başarıyla aldıktan sonra da yeniden Moldova’ya gelerek bir işe girdim.

Tüm hayatımı tek başıma ve terkedilmiş geçirdikten sonra içimdeki tüm duygusal boşluğu dolduracak olan eşimle bu iş yerimde tanıştım. Onun da hayatında tıpkı benimkiler gibi yaralar vardı. Günlerce birbirimize anlatıp teselliler veriridik. O kadar iyi anlaşıyorduk ki sonunda arkadaşlığımızı evliliğe çevirmeye karar verdik. Eşim bana gerçekten çok düşkün bir adamdı. Beni hiç üzmez, ne istersem onu yapardı. Hayat sonunda yıllardır benden esirgediklerini onun bedeninde geri sunmuş gibi hissediyordum. O benim hediyemdi.

Evliliğimizin üzerinden bir süre geçtikten sonra bu sevgi dolu yuvanın meyvesi oğluma hamile kaldım ve doğuma az bir süre kala işimden ayrıldım. Moldova’da Türkiye’de olduğu gibi sadece doğum izni verilmiyor. Doğum izni ile birlikte ayrıca hayatımıza yeni dahil olacak bebeğin giderlerini rahatlıkla karşılamamız için maddi destekte sağlanıyor. Ben de izne ayrılmadan önce payıma düşen toplu parayı da alarak işimden ayrıldım. Yine buradan farklı olarak üç yıl boyunca süren doğum izni boyunca da devlet “çocuk maaşı” denilen bir maaş ödemeye devam ediyor. Özetle siz bir bebek sahibi olduğunuzda üç yıl boyunca çocuğunuza bakmanız için size ödenek, üç yıl izin ve ayrıca bir de maaş veriliyor devlet tarafından. Tüm bunların yanı sıra çocuk on iki yaşına girene kadar da ayrıldığımız işimize geri dönmek için şansımız var. Bizim pozisyonumuzda işe alınmış bir başkası olsa bile iş verenler bizi geri almak zorundalar.

Umarım bir gün Türkiye’deki kadınlar da bu şartlara sahip olabilirler.

Ben üç yıllık doğum iznimi kullanıp, maaşımı aldığım sırada 1992 senesinin Haziran ayında Rusya ve Moldova arasında bir savaş çıktı (Bu bölümün sonunda verilen detaya bakınız). Hayat uzun süre mutlu bir yaşam sürmeme izin vermiyordu nedense. Hayatımda öz ailemden kimse kalmamışken, şimdi de hamile halimle çatışma dolu bir ülkenin ortasında kalmıştım. Bu kadarla da kalmamış savaştan çok korkan kocam beni ve karnımdaki oğlunu bırakıp Kore’ye kaçtı. Artık başıma gelenlere şaşırmayı çoktan bırakmıştım. Yine tek başımaydım ve  o kadar çok korkuyordum ki bu doğumu on beş gün geç yapmama neden oldu.  

(devam edecek)

 

MOLDOVA HAKKINDA

Doğu Avrupa’da Ukrayna ile Romanya arasında yer alan Moldova, Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bağımsızlığını kazanan 15 devletten biridir. Yaklaşık 3,9 milyonluk bir nüfusa sahip ülkede Moldovanlar çoğunluğunu oluştururken, Ukrain, Rus ve Bulgar azınlıklar yanında Gagavuz (Gökoğuz) Türkleri de bulunmaktadır. Moldova, 19. yüzyıl başlarına kadar Boğdan Eyaleti statüsünde Osmanlı İmparatorluğu’nun, daha sonra ise Rusların veya Romenlerin egemen olduğu Besarabya bölgesi ile 18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus hâkimiyetine giren Transdinyester bölgesinden oluşmaktadır. Romanya’nın etki alanında bulunan Besarabya, Karadeniz havzasındaki Prut ve Dinyester nehirleri arasında bulunan bölgeye tekabül etmektedir. Rus etkisinin daha belirgin olduğu Transdinyester bölgesi ise Dinyester nehrinin kuzey tarafında Moldova-Ukrayna sınırı boyunca uzanmaktadır.

Capture

 

Moldova 2. Dünya Savaşı’yla tamamen SSCB’nin denetimine girmiş, 1991 yılına kadar Moldova Sovyet Cumhuriyeti statüsünde Rus egemenliğinde kalmıştır.

Ancak Moldova’daki milliyetçi kitleler, 1980’lerin sonlarından itibaren ülkedeki resmi dilin Rusça’dan Moldovca’ya değiştirilmesini ve Kiril alfabesinin kaldırılarak tekrar Latincenin kullanılmasını sağlamıştır. Kişinev, SSCB’nin dağılma sürecine girmesiyle de Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, Moldova Halk Cephesi Partisi’nden Mircea Snegur ülkenin ilk cumhurbaşkanı olmuştur.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s