Dereyle gelen yürek – Bölüm 4

Bir gemi doğuya gider, biri batıya. Esen aynı rüzgarla: hangi yöne gidebileceğini belirleyen rüzgar değil, yelkendir.

Ella Wheeler Wilcox

Elmas göz yaşları içinde yaptı Akgün ananın söylediklerini, hastaneden otobüse binip gidecekmiş gibi hazırladı her şeyini. Nenesinin ölmeye gidiyormuş gibi hazırlanması içini yakıyordu. Orada doktorlar vardı, ilaç vereceklerdi, böyle ot kaynatmakla geçen bir hastalık değildi belli ki. Onların tedavisi ile geçecekti. Yine evlerine döneceklerdi beraber. Belki de günlerdir hasta yatmaktan morali bozulmuştu kadıncağızın. Yine de sürekli söylediklerini tekrarlayıp, “hazırladın mı?” diye sorduğu için ne dediyse yaptı Elmas.

Muhtarın ayarladığı araba ile yola çıktıalar bir kaç gün sonra. Bu bir kaç günde Akgün ana biraz daha kötülemişti. Hastaneye varır varmaz yatış verdiler. Bir sürü tahliller yapılacak hastalığının ne olduğunu bulacaklardı önce. Bulunca ona göre ilaçlar yazacaklardı. Sonra da iyi edeceklerdi onu.

On gün kaldırlar hastanede, ne ateşi  düştü Akgün ananın, ne daha iyi oldu. Son üç gün neredeyse konuşmadı, yemedi bile. Elmasın eli avucunda öylece gitti sessiz sedasız. Sadece son bir kez sıktı kızın elini baktı gözlerinin içine. Anladı Elmas “Unutmadın değil mi?” diyordu yine.

Gözlerinden yaşlar boşalarak unutmadım dedi Elmas. Hastaneden kaçar gibi mi gidecekti yani şimdi onu tek başına bırakıp? Nefesi durduktan sonra baktı bir süre daha yüzüne nenesinin? Konuşurken her şey iyi hoştu da, şimdi sahiden yapacak mıydı bunları. Şu kapıdan çıkacak, dönüp gidecekti. Öylece kimsesiz bırakacaktı Akgün anayı bu odada. O yokken gömeceklerdi, sahipsiz. Dudaklarını ısırdı. Onlarca kez de söz vermişti öte yandan gideceğine. Köylü sahipsiz bırakmazdı Akgün anayı. Herkes nasıl gelmişti o hasta olduğunda evine. Yine öyle olacaktı muhtemelen.

“Ne nankörmüş!” diyeceklerdi Elmas’tan için de muhtemelen. Melek’i getirdi aklına hemen. Akgün anaya söylememişti ama o tanımadığı akrabaların evine gitmek istemiyordu o. Üstelik o mektubu da hiç bir zaman yollamamışlardı. Hastalık gelince unutmuştu Akgün ana, Elmas’ta hatırlatmamıştı. Onu almaya gelirler diye korkmuştu daha çok. Nenesi yaşasaydı köyden ayrılmayacaktı zaten ama sonrası için de planını yapmıştı. Gidip Melek’i ve onun okulunu bulacaktı. Onun gibi olacaktı.

On dakika sonra kalktı nenesinin yüzünü öptü vedalaştı ölü bedeniyle. Nasılsa hemşireler gelip bulacaklardı onu.

“Hoşçakal nenem!” dedi fısıldayarak. Gözlerinden inen yaşlarla ayrıldı odadan bohçasını alıp.

Otobüs terminali çok uzakta değildi. Hemen bir bilet aldı Balıkesir’e. Melek ve okulu oradaydı. Defterin arasındaki broşürlerde görmüştü. Okulun broşürlerini de almıştı yanına. Yol uzundu. Bohçasını yanına destek yapıpı başını cama dayadı. Nenesini bırakıp gitmenin acısı çöktü kâh yol boyunca üzerine, yağmur oldu yağdı. Kâh Melek ile tanışmanın ve onun gibi azimli ve başarılı olmanın hayali serildi üzerine. Uyudu.

Sabahın kör karanlığında indi otobüsten. Ezan henüz okunmuş, gökyüzü gri pembe bir çizgiyle aydınlanmaya başlamıştı. Okulun yerini öğrenmek için bir kaç kişiye sordu. Buradan bir dolmuşa binmesi gerekiyordu. Yaklaşık olarak kırk dakikalık bir yolculukla okulun olduğu ilçeye varılıyordu. Dolmuşların kalkmasına yarım saat vardı.

Yazıhanenin önünde simit satıcısını görünce yanaşıp bir tane aldı. Dün sabahtan beri bir şey yememişti ve karnı zil çalıyordu. Ayrıca Melek’in karşısına yorgun düşmüş bir şekilde çıkmak istemiyordu. Engelleri aşmaya azimli bir öğrenci olduğunu görsün istiyordu ilk günden.

Oturup simidini yedikten sonra, dolmuşların kalktığı yere doğru yürüdü. Havada güzel bir kekik kokusu vardı sanki. Köyün havasına hiç benzemiyordu buranın havası. Yumuşaktı sanki okşuyordu insanı. Gün aydınlanmaya başladıkça ağaçlar, yeşillik, kuş sesleri doldu hayatın içine. Daha önce görmediği kadar çok kalabalık insan bir de.

Dolmuş tastamam kırbeş dakikada vardı söylenilen yere. İnince hemen gördüğü ilk kişiye sordu okulu. Kadın eliyle göstererek tarif etti. Heyecanla gitti adrese.

Burası iki katlı, kırmızı bahçe demirleri olan, açık mavi boyalı bir evdi. Mavi kapı ve çerçeveleri vardı. O kadar renkli ve güzeldi ki bir masal kitabından fırlamış gibiydi. Bahçenin büyük kapısının önünde durup baktı uzun uzun. Melek tıpkı kendisi gibi harika  bir okul yapmıştı buraya. O gerçekten bir Melek’ti.

Demir kapının yanında bulunan zile bastı. Mavi kapı aralandı biraz sonra orta yaşın üzerinde, gözlüklü, saçlarını topuz yapmış, hafif kilolu bir kadın terlikleriyle indi bahçeye ve demir kapıya yaklaştı.

“Buyur kızım kime bakmıştın?” dedi gülümseyerek.

“Melek için gelmiştim!” dedi heyecanla önce.

“Burada Melek isminde biri yok ama doğru mu geldin acaba?”

“Ah ne aptalım, adı Melek değil ki! Çok özür dilerim. Ona ben vermiştim o ismi de, alıştı ağzım tabi ondan. Defteri var bende ama adını bilmiyorum. Burada yaşıyormuş. Çok iyi bir insan. Şeymiş, yani şey.”

Kadın Elmas’ın heyecan ve panik içinde anlattıkalrından bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu ama yapamadı. Cümlesini tamamlayana kadar başını sallayarak bekledi.

“Güzel kızım kimden bahsettiğini anlamadım inan ki?”

Elmas derdini anlatamayınca defteri hatırladı hemen koynundan çıkardı katladığı defteri kadına uzattı.

“İşte bunu yazan kızı arıyorum!”

Kadın defteri aldı, sayfalarını çevirip bir kaç satır okudu, sonra bir kaç satır daha. Okudukça yüzündeki gülümseme silindi, yerini bir hüzüne bıraktı.

“Nereden buldunuz siz bu defteri?” dedi gözleri nemlenerek.

“Dereden, dere getirdi!”

“Hangi dere?”

“Bizim köydeki, Gümüşhane’de!”

Kadın demir bahçe kapısını açtı, “Gel kızım içeri gel. Orada mı geliyorsun sen?”

“Evet onun için geldim, yani Melek için. Nenem öldü benim.”

İçeri girince hikayesini anlattı Elmas adının Fulya olduğunu öğrendiği kadına. Kadın sonuna kadar dinledi bölmeden. Bir eliyle az önce Elmas’tan altığı defterin kapağını okşuyordu ara ara.

“Melek, yani senin o ismi verdiğin kız benim yeğenimdi. Gerçek adı Burcu.” dedi gülümseyerek.

“Ne güzelmiş adı da kendi gibi, ne zaman tanışabilirim ben onunla! Çok iyi bir öğrenci olacağım söz veriyorum”

Fulya hanım derin bir iç geçirdi.

“Senin  o bulduğun derenin kenarında bir kaza da kaybettik Burcu’yu. Defter  sana o kazadan fırlayıp gelmiş olmalı.”

Elmas’ın yüzündeki gülümseme dondu aniden. Köprünün orada konuşulanlar hatırladı defteri bulduğu gün. Bir deftere bir kadına baktı.

“Yani şimdi o?”

“Evet kızım. Onu kaybettik ama bak o seni bulmuş bize getirmiş. Kendi Melek olmuş, sana rehberlik etmiş gördün mü?”

“Evet” dedi dudakları titreyerek Elmas. Nenesini daha yeni kaybetmişti, onu atlatamadan ve hatta bulamadan Melek’i de kaybetmişti şimdi. Ağlamaya başladı hıçkırarak.

“Dur ağlama kızım, Burcu yoksa biz varız. Madem seni bulmuş bize yollamış, sana biz sahip çıkarız! Belki sen bizim yeni Melek’imiz olursun!”

Elmas burnunu çekerek başını kaldırdı.

“Sahi olur muyum?”

SON

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s