Dereyle gelen yürek – Bölüm 3

Oğlum, bütün hayatımı kolların ve ayakların belirlemeyecek. Hayatına asıl yön verecek olan beynin ve kalbindir. Bir şeyi gerçekten istiyorsan, bütün engelleri yenip ona ulaşabilirsin.

Shelton Skelton

Başlangıçta anne ve babası olmayan çocukların da engelli sayılabilecekleri düşüncesini anlamıştı Elmas. Defteri bir kenara bırakıp saatlerce düşünmüştü.

Eksiklik olduğu kesindi annesiz-babasız olmanın. İnsanın başında annesi babası olmayınca onların sevgisinden, bir aileye ait olma duygusundan pek çok şeyden eksik kalınıyordu sahiden. Nenesi böyle düşündüğünü duysa çok üzülürdü muhtemelen ama böyleydi. Anne-babanın yerinin tutmazdı hiç bir şey. Günlüğü ilk okumaya başladığında o da Melek’in olmayan ayakları gibi, kanatları olmadığını düşünmemiş miydi kendisinin de. İşte bunu demek istiyordu Melek’te. Onun kanatları yoktu uçamıyordu anasız-babasız. Melek’in ayakları yoktu.

Engel fiziki değil zihinsel bir durumdur bu yüzden. Sizi engelleyen her neyse o sizin engelinizdir zaten. Fiziksel bir eksiğiniz olmasına gerek yok.”

Ne kadar doğru söylüyordu, ne kadar akıllı bir kızdı bu Melek. Defteri okudukça daha çok sevmeye başlamıştı Melek’i. Liseyi bitirmiş, ardından üniversite de psikoloji okuyup bir süre açtığı muayenehane de çalışmış, sonra da kendisi gibi olanlarla, anne-babasız kalmış tüm engellilere yardım etmek için bir okul açmaya karar vermişti. Burası devletin okulları gibi matematik, edebiyat öğreten bir okul değildi.

“Zihindeki engelleri aşma okulu” diyordu Melek buraya.

Zihnindeki engelleri aşıp, hayata dahil olmak isteyen. Bunu tek başına yapacak maddi gücü, ailesi veya kalacak yeri olmayan kişilere kapılarını açıyordu. Elmas okul ile ilgili bölümü okurken o kadar heyecanlanmıştı ki, ileride Melek gibi biri olmak istediğine karar verdi.

O okula gitmek, Melek ile tanışmak istiyordu. O da yıllardır ninesinin yanında kendini çok çaresiz hissetmişti. Akgün ananın sürekli ondan sonra ne olacağına dair endişeleri onun özgüvenini iyice kırmıştı. Onun ölmesini zaten istemiyordu ama o öldükten sonra da tanımadığı o şehirdeki akrabaların yanına gitmek istemiyordu.

Defterin tamamını okuduktan sonra yatağının altına sakladı. Akgün ana her dışarı gittiğinde, eğer onun da yapacak işi yoksa çıkarıp çıkarıp okudu yeniden. Kafasında harika bir Melek yarattı kendine. Bu defteri kaybettiği için kim bilir ne kadar üzülmüştü Melek. Nenesinin dediği gibi kendi ayakları üzerinde durunca gidip bulacaktı onu ve verecekti defterini kendi elleriyle.

Bütün anılarını saklayan bu  deftere yeniden kavuştuğuna çok sevinecekti muhtemelen.

“Eğer” diyecekti ona “Ayıp olmazsa, bu defteri kaybettikten sonra yazdıklarınız varsa onları da okuyabilir miyim? Geri getiririm söz veririm”

Belki de izin almadan okuduğu için kızardı tabi ama yok kızmazdı. Melek gibiydi Melek. kesin kızmazdı. Onun yazdıklarının Elmas’a nasıl rehber olduğunu anlatırdı o da uzun uzun. Belki de o da yazmalıydı aslında. Karşılaştıklarında o da Melek’e verirdi yazdıkalrını. Böylece eşit şartlar olacağından kızmazdı da hem.

Tabi o Melek kadar güzel yazamazdı. Yine de deneyebilirdi. Melek’in cümlelerine dikkatle bakmaya başladı sonraki günlerde ve kendi kafasının içinde cümleler oluşturmayı denedi.

Yazacak bir defteri yoktu. Akgün ananın çekmecesinde iki tane kalem görmüştü. Bazen bir yere işaret koymak için kullanırdı onları. Melek’in defterinin arkasında boş sayfalar vardı hâlâ. O nasılsa kendine yeni bir defter almıştır diyerek kalan boş sayfalara da o yazmaya başladı kendisi ile ilgili şeyleri. Silgisi olmadığı için beğenmediği yerleri silemiyordu. Satır aralarına düzeltmeler ekliyordu bu yüzden.

Henüz yazdığı iki sayfa karmakarışık ve kargacık burgacık olmuştu daha şimdiden. Melek bu çirkin yazıyı nasıl okuyacaktı?

“Olsun belki tanışırsak ben ona okurum okuyamadığı yerleri” dedi kendi kendine ve günler boyu yazmaya devam etti o da Melek gibi.

Akgün ana Elmas’ın sürekli bir şeyler karaladığını görse de sesini çıkarmıyordu. Zaten istediği kızın bir yolunu bulup kendini geliştirmesiydi. En azından hevesi vardı demek  ki. Kendisinin okuma yazması olmadığı için okuyamıyordu yazdıklarını ama gayretinden hoşlanmıştı.

“Ne yapıyorsun  sen bakayım o elindeki kağıtlarla?” demişti bir kez.

“Hiç nene günlük yazıyorum?”

“Günlükte ne?”

“İşte her gün olanı biteni yazdığın defter.”

“Niye unutuyor musun ki olanı biteni kızım? Sor ben sana anlatayım tek tek!”

“Yok nine bu öyle bir şey değil, hissettiklerini yazıyorsun mesela. Bir şey için uğraşıyorsan gelişmeleri yazıyorsun. Sonra birileri de senin geçtiğin yolları öğreniyo okursa falan. İşte öyle bir şey!”

“İyi bir şey belli ki!” dedi Akgün ana sadece. Okuması yazması vardı en azından bu kızın. Ortaokula kadar gitmişti sadece, köyde başka okul yoktu, başlarında er olmayınca uzaktaki okullara da cesaret edememişti Akgün ana yollarda başına bir iş gelir diye. Kendi torunu diye demiyordu hakikaten çok gösterişli güzel kızdı Elmas. Buralarda ziyan olmamalıydı ama nasıl olacakta ömrü yetecekti Akgün ananın bu kızı kurtarmaya.

“Acaba sağken mi yollasam şehire de bilsem ne gelecek başına?” diye düşünüyordu zaman zaman, “Kalkıp ben de mi gitsem onunla ya da? Öyle ya ben hayattayken çocuğu tek başına el kapısına niye yollayayım? Köylü de baksın başının çaresine!”

Akgün ana aklındakileri yoluna koyuna başaramadan yatağa düştü bir kaç ay sonra. Ateşi günlerdir düşmüyordu. Elmas ne  yapacağını bilemiyordu onu iyileştirmek için. Kadıncağız konuşacak hali olmasa da Elmas’a toplayacağı otları, nasıl kaynatacağını anlatmaya çalışıyordu bir bir. Sonra da zorla da olsa içiyordu hepsinden. Köyün şifacısı olmasına rağmen kendine fayda edemiyordu şimdi.

Köylü Akgün ananın hasta olduğunu duyunca akın akın geldi eve. Bakliyat, un ne lazımsa taşıdılar. Akgün ana herkesin şifacısıydı. O olmasa kimse iyileşemezdi buralarda ama şimdi kendine hayır edemiyordu zavallı.

“İlçeye doktora mı götürsek Akgün ana seni?” dedi muhtar kadıncağız bir türlü iyileşemeyince.

Elmas yalvardı nenesine “Ne olur nene gidelim. Bak işe yaramadı bu otu çöpü kaynatmak. Belli ki daha mühim bir şey var.”

Sonunda Akgün ana ikna oldu dokrota götürülmeye. O hastaneye girip çıkamayacağını hissediyordu ama içten içe. Bu yüzden gitmeden Elmas ile son bir kez iyice detaylı konuştu yeniden.

“Benim gözlerimi yumduğum haberini alınca, al bohçanı doğru o adrese git. Paranın yerini iyice belledin değil mi? Bak oyalanır, acıma boğulmaya kalkarsan kaçıp gidemezsin. Allem eder kallem eder başını bağlarlar senin burada ya da başına bir iş getirirler. Duydun mu benim kızım?”

“Nene konuşma böyle, sen iyi olacaksın!” dedi göz yaşları içinde Elmas.

“Elmasım, bal kızım. Senin kaderinin iyi olması için çok dua ettim Allah’a. Benim ömrüm yetişmese de onun nuru hep üzerinde olacak inşallah! Sen bohçanı hazırda tut, yanına al söylediğim her şeyi ilçeye giderken. Orada otobüs terminali var. Hemen bin git, sakın oyalanma! E mi güzel kızım söz var bana?”

“Tamam nene söz veriyorum!”

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s