Dereyle gelen yürek – Bölüm 2

İnsanlar öğrenme dürtüsüyle doğarlar. Öğrenmeye karşı merak ve bundan duyulan zevk insanın doğasında vardır. Bunlar bebeklikten başlayarak zamanla yok edilir.

W.E.Deming

Son hazırlıklarını yaptı yine bunları düşüne düşüne, artık göreve gitme zamanı gelmişti.

“Elmas gel nenem çıkıyorum ben!”

“Geldim nene, geç mi geleceksin?”

“Yokta ayaklarım çok ağrıyor gene dünden beri, Gülayşe’de uğradıydı geçen, onunda azmış ağrıları. Şimdi ben çıkınca git derenin ordan ısırgan topla, oyalanmadan da geri gel. Duydun mu?”

“Duydum nene!”

“Kadınların çamaşır günü değil bu gün kimse olmaz orada. Temkinli ol, şu kapının ardındaki sepeti al giderken. Eldiven içinde. Haydi kal sağlıcakla. Geç kalma ha!”

“Kalmam nene merak etme, azcık işim kaldı şurada onu bitireyim, sepeti alıp hemen giderim dere kenarına merak etme sen.”

“Oyalanmadan da geleceksin!”

“Oyalanmadan da geleceğim” dedi Elmas’da başını hızlı hızlı sallayarak.

Nenesi çıktıktan sonra başını sıkı sıkı sarıp, sepeti de alıp çıktı Elmas ısırgan toplamaya. Aslında hemen ileride mezarlığın orada da bolca ısırgan vardı ama nenesi istemezdi onları. İlla derenin oradaki olacaktı

Başı önde hızlı hızı mezarlığı geçip, bayırdan aşağı indi ve dere kenarına ulaştı. Yaklaşık yüz metre ileride derenin üzerindeki köprüde bir kalabalık vardı. Onlara gözükmemek için ağaçların arasında kalıp kenardaki ısırganları topladı önce. Sepet dolmayınca tabi biraz da meraktan köprüye doğru yürüdü. Köprünün ayağına yakında vardı otlar.

Yukarıdakiler telaşelerinden farketmediler onu. Anladığı kadarıyla bir kaza olmuştu.

“Çok can yanmış vah vah!” diyordu muhtarın sesi.

Hemen köprünün üzerinde kanlı insan vücutları olduğunu düşününce irkildi, sepetini alıp ağaçların oraya geri dönmeye  karar verdi. Tam da o sırada gördü, taşların arasında yüzen torbayı. Ağzı sımsıkı sarılmış torbanın içindeki hava şişmişti. İçindekinin suyun kaldıramadığı kadar ağır olduğu belliydi ki, akan su taşın üzerinden atlatıp götüremiyordu torbayı. Oraya kadar gelebilmişti en çok.

Yukarıyı kontrol edip, sessizce torbaya yaklaştı ve sepetin içine atıp ağalığa doğru koştu. Ağaçlığa gelince sepeti yere koydu ve merakla açtı torbayı. Torbanın içinden ıslanmış bir kaç kağıt düştü yere, o kadar ıslanmışlardı ki daha dokunurken yırtıldı bir kaç tanesi. Bir başka naylonun içine sarılmış bir de defter vardı.

“Ağırlığı yapan buymuş demek  ki?” diyerek naylondan çıkardı defteri. Neyseki onun içine su girmemişti, sayfalarının kenarları hafifçe nemlenmişti o kadar. Nenesinin oyalanma dediği aklına geldi. Defteri belindeki kuşağın içine soktu ve sepeti doldurmak için hemen harekete geçti. On beş dakika sonra sepet ağzına bir dolmuştu ısırganla. Ot filandı ama bir sepet olunca bayağı ağır oluyordu.

Dizinin biriyle ağır sepetin altına destek vere vere yürüdü eve doğru. Nenesi dönmüş olamazdı. Giderken de başka iş buyurmadığına göre, oturup defterde yazılanları okuyabilirdi.

Akgün ana geldiğinde Elmas kapının önündeki kilime oturmuş elindeki deftere dalmıştı.

“O ne kızım, hayırdır?” dedi Akgün ana kızı dalmış görünce.

“Defter nene!”

“Görüyorum defter de nereden geldi?”

“Hiç nene benimdi, çıkarıp bakayım dedim.”

Nenesi okuma bilmediği için defterde ne yazdığını anlamayacağını biliyordu. Derede bulduğu başkasının defterini alıp eve getirdiğini duysa belki kızar diye korktu nedense söylemek istemedi.

Sonuçta hırsızlık yapmamıştı ama yine de özel notlardı okuduğu. Otuzlarına yakın bir kızın hayat hikayesi gibiydi yazılanlar. Yazı da ona aitti herhalde. Bir hikayeden çok not alınmış gibiydi. Adını yazmadığı için bilmiyordu kızın adını ama o Melek  demek  istemişti defterin sahibine. Yazdıklarına bakılırsa Melek gibi bir kızdı çünkü.

Daha hepsini okuyamamıştı, hem ağır okuyabiliyordu hem de Melek hızlıca notlar aldığı için yazısını çözmek kolay olmuyordu.

İlkokulu bitirdiğim yaz hastaneden koltuk değnekleri ile çıkarken, parlayan güneşin altındaki bu sokaklarda bir daha koşamayacağımı düşünmüştüm ilk önce. Hayatım artık hayal ettiğim gibi değil, mecbur olduğum şekilde devam edecekti. Bu haldeyken okuluma ve mahalledeki arkadaşlarıma görünmek istemediğim için anne ve babamdan beni köyde  yaşayan ninemin yanına göndermelerini istedim. Ninemin engelli bir çocuğa tek başına bakamayacağını söyleselerde ben ısrarcıydım. Artık eskisi gibi olamayacağıma göre, eski hayatıma dönüp yaşamak istemiyordum. Kendime bu yeni bedenimle yeni bir hayat seçmek istiyordum. 

Okulu da bırakacağımı söylediğimde annem ve babam o kadar şaşırdılar ve üzüldüler ki sonunda inadımla baş edemeyip, belki sakinlerim diye beni köye götürdüler Babam işi nedeniyle kalamasa da annem ninem ve benimle iki ay boyunca köyde yaşamak zorunda kaldı.”

Elmas Melek’in ninesinin yanına gidişini kendi gelişine benzetmiş, onun gibi ayaklarını kaybetmiş olmasa da kanatlarını kaybetmiş hisettiği için kendini onunla özdeşleştirmişti okurken.

Melek’in ninesi de tıpkı kendi ninesi gibi çok bilge bir kadındı. Annesinin tüm gerginliği, endişelerine rağmen o iki ay boyunca o Melek’e koltuk değnekleri ile de eski hayatına benzeyen bir hayat sürebileceğine ikna etmişti. Hayatından vazgeçerek geldiği köyden iki ay sonra okuluna geri dönmek istediğini söyleyerek ayrılmıştı.

Babam ninemin üzerimde yarattığı bu olumlu etkiye bir türlü inanamıyordu ama okula yeniden gitme kararıma çok sevinmişti. 

 Okul açıldıktan sonra hayat dönerken umduğum kadar kolay ve rahat olmadı. Mahallenin devlet okuluna gidiyordum. Okulun merdivenleri çok dikti ve engelli öğrenciler için herhangi bir donanıma sahip değildi. Sınıfım üçüncü kattaydı. 

Müdire hanım bütün altıncı sınıfların üçüncü katta olduklarını söylemekle yetindi sadece. Bir tek benim için sınıfı aşağı kata alamazdı. Ninemin bana söylediklerini hatırlayarak moralimi bozmamaya çalıştım yine de. 

Lise bitene kadar çeşitli fiziksel zorluklar devam etti ama ben yılmadım. Hatta mahallemizdeki spor klübünün engellilerden oluşan masa tenisi takımına seçilmeyi başardım. Her haftasonu oraya antrenmana gidiyordum. 

Diğer arkadaşlarım gibi dilediğim her yere rahatça gidemediğimden ve diğer kızlar gibi gösterişli olmadığımdan ergen yaşıtlarıma göre daha sakin ve durağan bir hayatım vardı. Bu da benim okumaya olan ilgimi artırmıştı. Boş zamanlarımın çoğunu kitap okuyarak ve hayal kurarak geçiriyordum. 

Kulüpte benim gibi engelli başka  arkadaşlarım da olmuştu. Bazen onlarla oturup başımıza gelenlerin bize hissettirdiklerini konuşurduk. Hepimiz bu engelin hayatımıza engel olmasını aşmıştık kendimizce ama  bizim başta bocaladığımız yerden bir adım öteye geçemeyen bir çok insan vardı. 

Oysa sadece bizler bile insanın isterse her şeyi başarabileceğinin ispatıydık. Tüm o insanlara hayatta hissettikleri eksikliklerin tümünün bir engel olduğunu ve onlarsız yaşamayı öğrenebileceklerini söylemek istediğimi düşünürdüm o yıllarda. 

Örneğin annesiz babasız bir insanda engelli ve eksikti, maddi olanakları yetmeyen bir insan da pek çok şeyden mahrum kalıyordu. Kimimizin maddi, kimimizin fiziki, kimimizin manevi pek çok eksiği ve engeli vardı. Bizim gibi iyileşemeyecek engelliler olduğu gibi, annesi babasını geri getiremeyecek öksüz ve yetimlerde vardı. Bir şekilde yaşıyorduk hepimiz. Eksiğimizi başka artılara çevirmeye çalışarak tutunuyorduk hayata.”

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s