Dereyle gelen yürek – Bölüm 1

İnsan sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır.

Jean-Paul Sartre

Elmas annesi ölüp babası da başka kadın alınca büyük annesiyle yaşamaya başlamıştı. Babasının yeni evlendiği kadının da Elmas’tan büyük iki oğlu vardı ve zaten de Elmas için o evde yer olmadığını açıkça söylemişti Hacer hanım.

“Bak Rüstem efendi. İkimizde duluz ama benim iki oğlum var başlarına baba lazım. Senin kızınla aynı evde olmazlar. Oğlanlarıma git diyemem everesiye kadar. Anan sağdır. Kızını yolla onun yanına. Bizim evde ona yer olmayacak.”

Oğlu Rüstem’in karısının ardından yas bile tutmadığını biliyordu Akgün ana, zaten Hacer istese de torunu Elmas’ı iki oğlanla aynı eve koymazdı.

“Tez gönder kızı!” dedi oğluna.

Beş yaşındaydı Elmas Akgün ananın evine geldiğinde. Akgün ana köyün hem ebesi, hem şifacısıydı. Bir tanecik oğlu Rüstem ve torunu Elmas’yan başka kimsesi yoktu. Köylünün bebeklerini doğurtup, hastalıklarına şifalı otlardan ilaçlar yapar geçimini sağlardı. Köylü Akgün ananın yaptıkalrına karşılık un, sebze, meyve, baklagil ya da verebileceği ne varsa onu bırakırdı kapının yanında, sonra girer derdini söylerdi.

İlçeden köye gelince afallayan Elmas, “Nene burada bakkal yok mu sen neden gidip bakkaldan almıyorsun bunları da sana getiriyorlar. Paran mı yok senin?”

“Köy yerinde parayı ne yapacağım güzel kızım. Hem bakkalımız da yok dediğin gibi çünkü biz ihtiyacımızı aha şu gördüğün topraktan, şurada otlayan şu güzel hayvanlardan alırız. Suyumuzu da doğa veriyor parayı ne yapalım?”

“Babam ilçe de boşuna mı işe gidip yoruluyor yani?”

“Emek karşılıksız kalmaz kızım. Baban orada çalışıp para kazanıyor, gidip bakkaldan alıyor bütün bunları. Biz burada çalışıp kendimize yapıyoruz.”

“Babam da yapsın niye yapmıyor? Gelsin buraya işe gidip yorulacağına sana yardım etsin nene! Niye gelmiyor?”

Annesi göçüp gittikten sonra bir de babası tarafından terkedilince içerlemişti Elmas bu duruma. Minik kalbindeki sıkıntıyı dilleyecek sözü, ifadesi yoktu belki ama böyle anlatıyordu o da derdini.

Akgün ananın gözleri doluyordu çocuk böyle yapınca, sarılıp bağrına yaslıyordu onu.

“Elmas kızım, Allah seni kimseye ezdirmesin! İyilerle karşılaştırsın canım evladım!”

Başlarda kız küçük olduğu için evde tek başına bırakamayan Akgün ana, Elmas on iki yaşına geldikten sonra gideceği yerlere tek başına gitmeye başlamıştı. Artık yaşı ilerlediği için yürümekte zorlanıyordu. Kızın başında onun ayakları yere basana kadar duramayacağını biliyordu. O gözlerini yumuverirse babası olacak o herif kızı sahiplenmemek için hemen evlendirir başlık parasını da cebine atardı. Şimdi Akgün ananın elinde diye sesi çıkmıyordu. Hacer ona aklı hemen öğretecekti muhtemelen.

Burada köyde gencecik kızın tek başına yaşaması da olmazdı. Akgün ana kara kara düşünüyordu kızın başına neler geleceğini. Zaten bir talihsizlikle başlamıştı hayatına, talihsizliklerle dolu devam etsin istemiyordu.

Dört beş yıl sonra isteyenleri olacaktı köyden veya civardan. Öyle de güzel gösterişli bir kızdı ki maşallah! Akgün ana onu saklamak, silikleştirmek istese de kız güneş gibi parlıyordu. Rahat bırakmazlardı Akgün anaya bir şey olursa. Nereye gitse rahat bırakmazlardı.

Erkenden kocaya da verebilirdi elbette, yeri yurdu belli olur, onun da gözü ardında kalmazdı ama Akgün ana diğer kadınların kaderi gibi olsun istemiyordu Elmas’ın kaderi.

Anasını da on altı yaşında gelin almışlardı. Rüstem bir tanecik oğluydu ama babasından aşağı kalır yanı yoktu dayaktan, öküzlükten yana. Öküzlüktü tabi, hiç gocunmuyordu kendi oğlu diye, deyiveriyordu yekten yüzüne de.

Babasının dayağından, tarlada, tırpanda dolanıp, köye ebelik yapmadan kendi oğlunu yetiştirememişti belli ki. Anasına saygılıydı her nasılsa ya da korkuyordu belki.

Rüstemin babası Mahmut efendi her gün döverdi Akgün anayı. Onun dayağına denk gelip kapıdan Akgün anayı ebeliğe almak isteyenler ne diyeceklerini bilemezlerdi kadını morluklar içinde görünce.

“Varın gidin, geçe kalmayın!” diye kolundan tutup kapıya savururdu Mahmut bey kadını. O da kapının yanında hazır duran bohçasını alır düşerdi gelenlerin peşlerine.

Rüstem’de aynı babası gibi olmuştu büyüyünce, ne anlıyorlardı bahaneye bahane katıp her akşam kaduına kötek atmaktan anlamıyordu Akgün ana. Çıksa dışarı on beş haneden çok saysa şu köyde en azından on tanesinde dayak vardı. Günlük hayatın bir parçası, bir yemek öğünü gibi dayak öğünü vardı akşam karanlık çökünce.

Önce dayak, sonra yatak!

“Tövbe estağfurlah! Allahım sen bilirsin!” dedi aklına bunlar gelince kendi kendine.

Aşağı köyden çağırmışlardı yine ebeliğe, artık canı dayanmasa da gidecekti çaresiz. Çevredeki üç köy dahil ondan başka ebe  yoktu.

“Akgün ana neden yetiştirmiyorsun şu kızı ardından. Senden sonra ne olacak bu köylerin hali?” diye soruyordu köylüler.

Sorarlarsa sorsunlardı, onların düşündüğü Elmas değil kendi halleriydi sonuçta. Yok muydu sanki köyde Elmas’tan başka ebelik edecek yeni yetme. Verseler yanına yetiştirirdi. Kimse kızı ebe olsun istemiyordu, erkenden evlendireceklerdi. Gece gündüz demeden elin evlerine gidecek gelini herkes istemeyebilirdi.

Hem böyle işler için el almakta lazımdı. Ebelikle bitmiyordu ki, şifacılığı da vardı bunun. Otacı da denirdi çok yerde. Otları bilecekti, hangi ot neye iyi geliyor şıp diye söyleyecek, görür görmez bilecekti. Ocaklı denirdi eskiden  aileden birine verilirdi el. Aileden de bir Elmas olduğuna göre ona el vermesi gerekirdi Akgün ananın. Ne diye kızı bu kadar koruyup saklıyordu ki?

“Ortaya çıkarayım da azcık canını da siz tüketin!” diyordu içinden böyle söyleyenlerin yüzüne sessiz durup.

Şehire göç etmiş  bir hala kızı vardı. Epeydir görüşmemişlerdi “Nereden baksan otuz beş yıl olmuştur” demişti Elmas’a anlatırken, “Buralarda durmayacaksın bana bir şey olursa, bak şurada para var. Senin için koyuyorum, öbür köylerden para veren oluyor artık. Bakkal da açılmış yukarıdakine.”

“Otuz beş yıl mı dedin nene? Unutmuştur o kadın seni?”

“Kız ne unutacak hala kızı diyorum. O parayı koy cebine bana bir şey olunca, var git onu bul. Paranın yanında adını adresini yazdım. Kalma sakın buralarda.”

“Burayı seviyorum nene ben!”

“Ayakların yere basssın, sonra gelirsin gene. Bana bir şey olunca gideceksin. Anında everirler seni komazlar ki bu evde. Elin kahrını çekersin. Yaşlısına da düşersin Allah korusun. Babanle dedenden farkı olmazsa ya ne yapacaksın. Ananla benim gibi dayak mı yiyeceksin her akşam? Ne diyorsam onu yapacaksın. Bir de mektup yazacağız senle unutma! Yanına alacaksın o mektubu da?”

“Sen yazamıyosun  ki nasıl mektup yazacaksın?”

“Ben diyeceğim sen yazacaksın işte, oraya gidince seni bilsinler, kollasınlar diye.”

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s