Üvey insan – Bölüm 3

Buğra çocukluğundan beri yıl başından önceki haftaların masal gibi olduğuna inanırdı. Annesini erken yaşta kaybettiği için onu anneannesi büyütmüştü ve Firuzan hanım o kadar çok masal anlatmıştı ki Buğra’ya o da kendi kafasının içinde hayatın bir kısmının masal olduğuna inanmıştı. Bazı anların büyülü olduğunu hissederdi bu yüzden. Yılbaşı öncesi hafif hafif yağarak etraf beyaz bir masala boyayan karın da öyle olduğunu düşünüyordu o akşam. O yüzden o da Melek gibi otobüse binmek yerine yürümeyi tercih etmişti.

Keyifle yürüdüğü karlı yolda Melek’in çığlıklarını duyana kadar masalı devam etmişti. Kızın sesini duyar duymaz karanlık boşluğa doğru koşmaya başladı. Burası iki binanın arasında açıkta kalmış bir geçitti. Gecenin geç saati şehrin karanlık yüzü ortaya çıkmış, insanların içindeki yılbaşı ve kar büyüsünü siyah düşünceleri ile lekelemek için hazır bekliyordu.

O gecenin ilk karanlığı Melek’e bulaşmıştı. Buğra Melek’i hırpalayarak tecavüze yeltenen iki adamın yanına vardığında ne yapacağını bilemedi. Yerde bir bulduğu bir taşı alıp onlara savurdu ilkin. Birinin yardıma geleceğini ummayan adamlar Melek’i düşürdükleri yerde bırakıp Buğra’ya saldırdılar bu sefer. Başına aldığı darbelerle kendinden geçen Melek’in gördüğü son görüntü Buğra’nın yere yığıldığı oldu.

Gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. Yanında kimse yoktu. Biraz zihnini toparlayınca olanları hatırladı. Kaburgalarında bir ağrı hissediyordu. Baş ucunda kimsenin olmayışı göğsünde bir acıya neden oldu ve gözlerinden iki damla yaş süzülüp aktı yastığa. Bir asaldırıya uğradığını hatırlıyordu. Şimdi bir hastane odasında yapayalnızdı. Kurtulmuştu o adamların elinden demek. Sonra birden karanlıkta koşup gelen o gölgeyi hatırladı. ve onun yere düşüşünü gördüğünü.

Biraz sonra odaya gelen hemşire onu kontrol ederken. Ona hemen kendisiyle birlikte hastaneye getirilen biri olup olmadığını sordu.

“Adını söylerseniz kontrol edeyim, ben gece nöbetçisi değilim” dedi kız.

Karanlıktaki kahraman gölgenin ne adını biliyordu, ne de yüzünü görmüştü.

Yaşadığı boğuşma sırasında adamlara direndiği için adamlar böğrünü yumruklayıp iki kaburgasını kırmışlardı. Yapılan muayende ufak tefek sıyrık ve yaralar dışında başka bir şeyi olmadığı anlaşılmıştı. O kadar çok korkmuştu ki her uyuduğunda çığlık atarak uyanıyordu. Bu nedenle bir süre sakinleştirici vererek hastanede tuttular onu.

Çantası bulunmuş olmasına rağmen içinde cüzdanı ve cep telefonu çıkmamıştı. Bu nedenle hastane kayıtları ancak kendine geldikten sonra yapılabilmişti. Hemşireden rica edip onun telefonuyla Kemal’e ulaşmaya çalışmış ancak ulaşamamıştı. Kemal’in telefonu sürekli kapalı mesajı veriyordu.

Artık şehire dönmüş olması gerekiyordu, nasılsa bir şekilde bulurlardı birbirlerini. Apartmanda oturanlarda onu merak etmişler iki gün kız eve gelmeyince polise haber vermişerdi. Melek kendine geldikten sonra hastane kayıtlarına adı girdiği için sonunda kızın başına gelenleri öğrenmiş ziyaretine gelmişlerdi.

Her duyan kızın başına gelen olaylar yüzünden çok üzülüyor ve acıyordu ona. Annesinin evde bulan Cemile teyze geldiğinde katıla katıla ağlamıştı  Melek ona sarılıp.

“Hayat bana hep üvey evlat muamelesi yapıyor Cemile teyze” dedi hıçkırarak.

Kızın haline çok üzülen kadın, “Öyle demek yavrum güzel kalbinin mükafatını elbet verecektir. Bazen hepimizi sınar böyle” diyerek teselli etmeye çalıştı kızı.

Hastaneden çıkıp eve döndükten sonra da Kemal’den bir türlü haber alamayan Melek, artık başına iyi bir şey geleceği ihtimalini çoktan silmişti kafasından. Büyük ihtimalle Kemal’in ailesi de istememişti onu ve bu yüzden o da terketmişti Melek’i. Böyle bir şansı varken başka ne olabilirdi ki zaten?

İyice içine kapandı ve okulu da bir süre dondurmaya karar verdi Melek. Kemal ile orada da karşılaşmak istemiyordu. Avukat Rasim bey ona büroda tam zamanlı bir iş verdi. Suzan hanım o gün anahtarı verdiği için olanlar yüzünden çok üzgündü. Sürekli ona bir abla gibi davranıyor. Büroda kesinlikle yalnız bırakmıyor. Hafta sonları da arayarak yokluyordu.

Melek ona “Sizin suçunuz değil, geç saate kadar ben kendi isteğimle kaldım” dese de, kadın bir türlü ikna olmuyordu. Gerçekten çok üzülmüştü kızın başına gelenlere.

Olayın üzerinden üç hafta geçmiş olmasına rağmen, Melek o gece onu kurtarmaya gelen gölgenin kim olduğunu ve başına ne geldiğini öğrenememişti. Polis kayıtlarına göre adamlar o gölge gelip onu da hırpaladıktan sonra kaçıp gitmişlerdi. Giderken de ikisinin de üzerinde kıymetli buldukları ne kadar şey varsa alıp gitmişlerdi.

Artık büroda Melek’in geç saate kadar çalışmasına izin verilmiyordu. Hatta ilk iki hafta Rasim bey bizzat arabası ile onu kapısının önüne kadar bıraktı. Sonra Melek geç kalmadan eve döneceğine söz vererek adamı gelmemesi için ikna etti. Bütün hayatını bu şekilde geçiremezdi. Aslında bu ev, bu şehir onun o kadar canını yakıyordu ki bir imkan bulsa gerekten buraları terkederdi. Eğer Kemal onu terketmemiş olsaydı belki de çoktan terkedip onunla evlenmiş olacaklardı.

Bir akşam eve geldikten sonra kapı vurulunca tedirgin oldu. Sessizce gidip kapının deliğinden baktı, genç bir adam duruyordu kapıda. yaşadıklarından sonra çok korktuğu için kapıyı açmadı ve tam dönüp salona giderken anahtarlarını suvardaki küçük askıya çarptı ve o da çivisinden kurtulup paldır küldür yere düştü.

Dışarıdan “İyi misiniz?” diyen sesi duyudu genç adamın. Bu sefer kapının zincirini takıp hafifçe aralayarak başını uzattı.

“Merhaba ben Buğra” dedi genç adam.

Melek’in yüzündeki tedirgin ifadeyi görünce “O gece size yardıma gelen kişi benim” dedi bastonunu göstererek.

Melek bir anda kurtarıcısı ile yüz yüze olduğunu anlayınca zinciri çözdü ve onu buyur etti içeriye.

Buğra bastonuna yüklenerek girdi içeriye. Bir ayağında sürekli bir aksama vardı.

Melek onu salona alıp oturmasını işaret edince, “O geceden kalma bir iz. Ömrüm boyu taşıyacağım” dedi Buğra buruk bir gülümseme ile, “Sizin nasıl olduğunuzu merak ettiğim için geldim. Geç bir saat olduysa kusura bakmayın”.

Melek adamlardan birinin elinde parlayan bıçağı onun bacağına soktuğunu ve sonra onun acıyla nasıl yere yuvarlandığını hatırladı hayal meyal.

“Yani bu hiç geçmeyecek mi?” dedi bastonu göstererek.

“Hayır” dedi Buğra, “Geçmeyecek ama buraya sizi bununla yüzleştirip üzmek için gelmedim. Eğer buna rağmen sizi kurtaramamış olsaydım inanın çok üzülürdüm. Siz tek başınıza mı yaşıyorsunuz?”

“Evet”

Melek ve Buğra’nın o akşam başlayan arkadaşlıkları bir dostluğa dönüşerek devam etti. Melek başlarda Buğra’nın kendisini kurtarmak için hayatı boyu taşıyaşacağı bir izle yapamasından vicdan azabı duyduğu için ona her konuda yardımcı olmak istedi. Buğra’da Melek’in başına gelenleri öğrendikten sonra onu hayatın gelecebilecek sillelerinden korumak için kollamak istedi. Derken ikisini birbirlerinin hayatının vazgeçilmez birer parçası oldular.

Buğra anneannesinden aldığı hayatı bir masala çevirme yeteneği sayesinde Melek’in hayatını da olumlu yönde etkilemeye başladı.

(devam edecek)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s