Gülümse – Bölüm 3

“Allahım neler düşünüyorum ben!” dedi kendi kendine. Acısı aklının uçup gitmesine neden olmuş olmalıydı. İçinde bir hançeri döndürüp duruyordu birileri. Annesinin nasıl olup ölüm döşeğinde olduğunu bir türlü aklı almıyordu.

“Ya ben yetişemeden ölürse!” dedi içinden bir ses.

Bu sesin yarattığı panik ile geri döndü ve motora binip çalıştırdı. Onu havaalanında bırakacaktı, nasılsa birileri bulur sahibine teslim ederdi.  Tam da düşündüğü gibi Cengiz’in bindiği havaalanı servisi ile hemen hemen aynı zamanda ulaştı havaalanına ve ağabeyi ile aynı uçaktan bilet aldı.

Onlar iki kardeş hayatarının en zor maratonunu yaşarlarken, Selim Fuat amcanın yanında planladıkları gibi bir kahve içip arkadaşlarıyla buluşmak için ayrılmıştı. Bahçeye çıkınca motorsikleti yerinde göremeyince ne yapacağını bilemedi. Hızla ceplerini kontrol edip anahtarı üzerinde bıraktığını farkedince iyice öfkelendi. Amerika’da böyle şeyler sorun olmazdı. Muhitine göre anahtar üzerinde haftalarca kalırdı motor bu şekilde. Burası Amerika değildi ne yazık ki ve bir okulun içinde bile çalınabiliyordu motorlar.

Hemen otoparkın etrafına bakınıp kameraları farketti ve koşarak geri döndü güvenliğe ve polise haber vermek için.

Cengiz ve Su pansiyona vardıklarında anneleri çoktan acile götürülmüş ve tüm müdahalelere rağmen de kurtarılamamıştı. Cengiz hepsi için fedakarlık yapmaktan yorgun düşmüş omuzlarından tutup sarıldı kardeşine.

“Bundan sonra ağabeylik yapmak sırası bana geldi artık. Sen hepimiz için çok yoruldun. Annemde öyle. Ben son sınıfa geldim artık. Bu sınavları verdikten sonra, uzmanlığımı almadan bir süre çalışabilirim ben de.”

“Sen babam öldüğünden beri zaten sahip çıkıyorsun hem anneme hem bana. Sanki hiç bir şey yapmıyormuşsun gibi konuşma lütfen. Okuduğun okul kolay mı? Bak kaç arkadaşın bırakıp vazgeçti. Seninle gurur duyuyorum inan.”

“Keşke annemi iyileştirmeye yetişebilseydim. O  diplomamı aldığımı bile göremeden gitti!”

İki kardeş pansiyon sahiplerine annelerine yaptıkları iyilikler için teşekkür edip, onun odasındaki özel eşyalarını alarak boşalttılar. Kimi an gülerek, kimi an ağlayarak bir hafta kaldıktan sonra yeniden evlerine döndüler.

Polis otopark kameralarından motoru çalanın görüntüsünü elde etse de, ağaçların uzayan dalları yüzünden tam seçilemiyordu ne yazık ki. Sadece saçının uzunluğu ve hatlarının inceliği yüzünden bir kadın olduğunu düşünmüşlerdi ama o da belli olmazdı. Okulda çalışan ve okuyan saçı uzun yüzlerce kişi olduğundan, ayrıca bu kişi okul dışından da olabileceğinden bulmak kolay olmayacaktı. Su’yun üzerindeki mavi hırka seçilebiliyor olsa da, şans eseri bir gün önce aldığından ve o gün okulda çok az kaldığından kimse hırkayı hatırlamamıştı. İşin garibi hırka havaalanında ki koşturma sırasında da kaybolmuştu.

Olaydan üç  gün sonra motor havaalanı kameralarında görülmüş, bu defa kullanan kişinin üzerinde kask ve siyah deri mont olduğundan yine kimliği tesbit edilememişti. Ancak havaalanı otoparkından motoru alan kişinin anahtarı çevirip hareket ettiği görülebildiğinden, okul bahçesinden çalan ile aynı kişi olduğunu ancak üzerini değiştirdiğini tahmin ediyorlardı.  Bu durumda zaten okuldan biri olma olasılığı çok zayıftı.

Selim o kadar hırslanmıştı ki, “Motorumu bulmadan şurdan şuraya gitmiyorum!” diye kükremişti evde. Bu zamanı geldiğinde motor bulunamazsa Amerika’ya dönmeyeceği anlamına geldiğinden evdeki herkesi mutlu etmişti aslında. Yine de daha çok öfkelendirmemek için ona belli etmemişlerdi.

“İnşallah bulamazlar o nemrut aleti. Zaten her bindiğinde aklım çıkıyor bir şey olacak diye” demişti Nurcan hanım fısıldayarak kocasına.

“Yapma dediğimiz neyi dinlediler ki bu çocuklar Nurcan!” diye cevap vermişti Tahsin bey de karısına.

Genellikle çocuklardan yana durduğu için Tahsin beyin onu suçladığını bilen Nurcan hanım sessizce uzaklaştı yine kocasının yanından. Lafı uzatırsa kendisine döneceğini anlamıştı.

“Tabi oğlum, yakalansın cezasını çeksin kimse! Aylarını verdin sen o motora!” dedi Selim’in yanından geçerken, gaz vermek için.

Annesinin her zaman karşı olduğu motor için böyle söylemesi tuhafına gitse de, farketmeden aldı gazı Selim.

“Sürüm sürüm süründüreceğim onu bir elime geçireyim!”

Annesinin vefatı nedeniyle Fatih ile derslere o hafta başlayamayan Su, ertesi hafta pazartesi konuştukları saatte geldi Tahsin beylerin evlerine.

Kapıyı açan Nurcan hanım, beklediğinden daha güzel ve genç bir kızla karşılaşınca onun öğretmen olduğunu anlamadı önce. Selim’in arkadaşı geldi zannetti.

“Hoş geldin kızım ama Selim evde yok!” dedi şaşkınlıkla.

“Ben Su, Fatih’in yeni öğretmeniyim” dedi Su nazikçe.

Kocasından dinlediklerinden sonra karşısında bu çıtı pıtı kızı görünce, içinden söylendi Nurcan hanım. Fatih bunu bir saat barındırmazdı yukarıda. Ha güzelliğine kanarsa belki iki gün. Onca parayı bunun için mi harcayacaktı bu adam oğlunu bilmezmiş gibi.

“Allah akıl fikir versin!” dedi dudaklarının arasından, Su’yu içeri buyur etti ve  Fatih’in odasını gösterdi kıza.

Kapalı kapıdan bangır bangır bir müzik sesi yayılıyordu evin içine. Arada bir de delikanlılının şarkıya eşlik eden gür sesi. Kapıyı tıklattı ama bu ses düzeyinde duymayacağını tahmin ettiği için doğrudan girdi içeriye. Fatih pijamaları ile yatağın üzerine çıkmış elindeki beyzbol sopasını gitar gibi tutmuş şarkı söylüyordu. Öğretmenin gelme saati olduğunu bildiği halde hiç istifini bozmamıştı.

Su müzik setine doğru yürüyüp düğmesine bastı. Yatağın üzerinde kafası neredeyse tavana değecek kadar uzun olan delikanlıya bakıp, “Merhaba ben Su, yeni öğretmeninim” dedi.

Fatih bir adımda indi yatağın üzerinden.

“Benim seninle işim olmaz hoca!” dedi dağınık masasının üzerinden bir kalem aldı ve arkasındaki açma kapama yerine basmaya başladı.

Aslında Su’yu güzel bulmuştu gerçekten. Fatih’de  bu kadar genç ve güzel bir öğretmen beklemiyordu. Kızın sert ve soğuk hatları vardı. Ne de olsa babası bulmuştu onu, yine de güzeldi ama. Hem de bayağı güzeldi aslında.

“Beyzbol mu oynuyorsun?” diye sordu Su, Fatih’in yatağın üzerine bıraktığı sopayı eline alarak.

“Hayır basketbol oynuyorum” dedi Fatih.

“Sahi mi bir kulüpte falan mı oynuyorsun?”

“Evet”

“Ne güzel spor ile ilgilenmek güzeldir.”

“Babam bırakırsa ilgileneceğim.” dedi hırsla çocuk.

“Neden baban izin vermiyor mu?”

“Derslerimi engellediğini düşünüyor, maçlara bile gidemiyorum onun yüzünden yakında takımdan atılacağım.”

“Bu kadar çok mu istiyorsun yani basketbol oynamayı”

“Evet çok istiyorum, ihtiyarlar anlamıyorlar”

“Tamam maç günleri seni ben götürsem biraz ders çalışacağına söz verir misin?”

Böyle bir teklif beklemeyen Fatih şaşırarak baktı Su’yun yüzüne. Kızın geldiğinden beri soğuk ifadesi hiç değişmemişti ama bir şekilde sesi samimiydi.

“Anlamadım sen beni maça mı götüreceksin?” dedi Fatih.

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s