Gülümse – Bölüm 1

“Ah Fuatcığım!” diye iç geçirdi Tahsin bey, lise üçüncü sınıfa giden oğluna söz geçiremiyordu.

“Ağabeyi zaten çekti gitti Amerika’da biliyorsun, bari bu adam olsun da şu işin başına geçsin istiyorum ama nafile!”

“Tahsinciğim çocuğun bir derdi mi var acaba? Hiç konuştunuz mu?”

“Kaç kere Fuatcığım, kaç kere. Serseri başka bir şey değil!  Ağabeyimin yanına giderim çok üzerime gelirseniz diyor. Sanki Selim’de onu bekliyormuş gibi”

“Koleje gitmiyor mu Fatih?”

“Evet, ülkenin en iyi kolejine verdik. Yeter ki okusun, adam olsun diye. Lise üçe geldi hâlâ yabancı dil problem. Haydi ona yeteneği yok diyerek geçeyim. Dersler yabancı dille. İnan içimi kuruttu.”

“Bu sene bir öğrencim var, Su. Seneye mezun olup, yüksek lisansa başlayacak. Çok başarılı bir kız, çok da disiplinli. Bir ağabeyi var onunda, başlarında baba yok, doktor çıkarttı onu.”

“Ağabeyini mi doktor çıkarttı.”

“Evet evet, çok cabbar bir kız! Yani ağabeyi bu yıl alacak uzmanlığını ama Su olmasaydı o da senin Fatih gibi, serseriliğe sarmıştı iyice. Bir de Fatihin parası var yapıyor. Bu gariplerin bir anneleri çalışmış okutmuş ikisini de. Bu kız hem çalıştı, hem okudu. Ağabeyini de okuttu yemin ederim.”

“Ya işte bak ne evlatlar var görüyorsun” dedi Tahsin bey yine içini çekerek. Fuat beyin bunu örnek olsun diye anlattığını sanmıştı.

Fuat bey, “İşte bu kız  diyorum Fatih’e ders verse, konuşsam ben. Adam eder belki?”  deyince anladı Tahsin bey onun ne demek istediğini. O kadar çok öğretmen gelip gitmişti ki eve bu güne kadar. Koleje harcadıkları kadar para harcamışlardı özel derslere. “Oğlanın içinde yok Tahsin bey!” demişti bir tanesi giderken, “Zorlamayın bırakın!”

“Hiç öğretmen öyle der mi?” dedi Fuat bey, “Bunca yıllık öğretmen, akademisyenim, daha bir öğrencimden vazgeçmedim böyle! Sen iyisine de denk gelmemişsin anlaşılan. Bak bu kız çok iyi düşünürsen konuşayım?”

“Ne kaybedeceğiz Fuatcığım, konuş bakalım kabul edecek mi? Oğlanın zor olduğunu söyle ama mutlaka, sonra ardını dönüp kaçmasın.”

“Yok sen merak etme, konuşup haber veririm ben sana”

Tahsin bey böylece bir türlü akıllanmayan küçük oğlu Fatih için bir öğretmen daha bularak dönmüştü eve.

Fuat bey çocukluk arkadaşıydı. Okumuş profesör olmuştu. Tahsin bey de babadan kalan tekstil fabrikasının başına geçmişti babası ölünce, liseyi zar zor bitirmişti aslında ama şimdi devir öyle bir devir değildi. Baba  yadigarının ayakta kalması için başına donanımlı biri lazımdı. Oğulların bu işi yapamazsa bile öyle bir yönetici bulmak şarttı. Artık kendisi de yorulup sürekli fabrikada durmak istemediği için dışarıdan bir yöneticiye güvenemezdi. İki oğlundan biri işin başına geçsin istiyordu. Fabrika iyi iş yapıyordu, kötü gitse zaten satar ya da kapatırdı. Oğlanların ikisi de bir baltaya sap olamamışken, yürüyen işe de balta vurmak olmazdı şimdi.

Büyük oğlu Selim dört yıl önce Amerika’ya gitmişti. Tahsin bey ve Nurcan hanım evlendiklerinde bir oğulları olmuştu. Ne kadar isteseler de ikinci çocukları doğmamıştı. Bu yüzden İlk oğlan Selim büyükbabasının göz  bebeğiydi. O da torununun fabrikanın başına geçeceğini düşünüyordu. Fatih nasıl olmuşsa Selim’den on sekiz yıl sonra dünyaya gelmişti. Nurcan hanım gelip “Ben hamileyim!” deyince ne diyeceğini bilememişti Tahsin bey. Onca yıl çocuk istedikten sonra umutları iyice kırılan karı koca ilerleyen yaşlarına rağmen yine de Fatih’in dünyaya gelmesine karar vermişlerdi. Böylece iki kardeşin arasında tam  on sekiz yaş fark vardı.

Tahsin beyin babası Fatih henüz dünyaya  gelmeden hayata gözlerini yumduğu için tek erkek torunu Selim’e bir ayrıcalık tanımak istemiş, mirasının bir kısmını Tahsin bey ve kız kardeşi arasında böldükten sonra  kalanı Selim’e bıraktığını açıklamıştı. Çocuk on sekiz yaşına  geldikten sonra parayı dilediği gibi kullanma hakkında sahipti.

Tahsin bey hem kız kardeşi ve onun iki kızına çok ayıp edildiğini düşündüğünden, hem de oğluna babasından ayrı erken yaşta böyle bir güç kazandırmanın doğru olmadığını düşündüğünden karşı çıkmıştı. Babasına söz geçiremeyince, her şey olup bitivermişti. Kız kardeşi bu yüzden babasına kırgın kalmıştı her zaman. Tahsin bey bu açığı kapatmak için yeğenlerini daima korur, kollar, mümkün olduğunca masraflarını üstlenerek kendince açığı kapatmaya çalışırdı.

Selim dedesinden kalan parayı sekiz yıl önce kendi hayatını kurmak için kullanmaya karar vermiş. Aynı Fatih gibi her imkan sağlanarak okutulduğu okullar bittikten sonra askerliği de bahane ederek yurt dışına gitmişti. Kendisine orada yeni bir hayat kurmuş, geri gelmeye de niyeti olmadığını açıklamıştı. Selim’in dönüp işin başına geçeceğinden umudu kalmayan Tahsin bey bu kez Fatih için umutlanmış ama onu da bir türlü toparlamayı başaramamıştı.

Selim şimdi iki aylığına Türkiye’ye onları ziyarete gelmişti. Amerika’da ne iş yapıp, neyle geçindiğini bir türlü anlayamamıştı Tahsin bey. Kurulu düzeni olan insanın iki ay nasıl olupta bırakıp ülke değiştirdiğini de hiç anlayamamıştı zaten.

“Freelance baba benim işim. Canım isterse, iş aldıkça yani” diyordu sadece, “Sonuçta geçiniyorum bak neyi dert ediyorsun?” diyerek gülüyordu ardından.

Haklıydı aslında, gittiğinden beri babasından para istememişti, sekiz yılda serserilik etse dedesinin ona bıraktığını çoktan tüketmiş olması gerekirdi. Yine de oğlunun geri gelmesini çok istediği için bir türlü kabul etmiyordu aklı Tahsin beyin orada olan biteni.

“Selim, oğlum, bak ben çok yaşlandım. Yoruldum. Deden de sana güvenirdi biliyorsun. Bu mirası da o yüzden bıraktı gitti sana. Hem aslında o parada kardeşinin de hakkı var biliyorsun.”

“Ya baba Fatih istedi de vermedim mi Allahaşkına, misliyle kazanacağım ben zaten işlerim iyi, sen merak etme!”

“Evladım gel şu fabrikanın başına geç, beni şu Fatih ile uğraştırma. Okumuyor bu çocuk! Yoruldum diyorum bak, ölüp gideceğim işin başında.”

“Ya güzel babam kapat fabrikayı. Al annemi dünyayı gez sen de. Niye bu ısrarın. Hem sen işin başına geçtiğinde Fatih kadar eğitim almamış mıydın. Senden fazlası da vardır onun bunca ders, öğretmen. Rahat ol Allahını seversen!”

Sonuç olarak ne Selim ikna oluyordu, ne Fatih adam olacağa benziyordu. İnsanın kardeşinin ve onun çocuklarının da hakkı olan baba yadigarı fabrikayı kapatması o kadar kolaydı sanki. İkisi birbirinden çok hayat tecrübeleri varmış gibi anca akıl öğretiyorlardı babalarına.

“İnşallah şu Fuat’ın bulduğu kız kabul eder de, şu oğlanı adam eder diye geçirdi içinden. Ağabeyini tıp okutması etkilemişti Tahsin beyi.

“Allah şöyle bir evlat vermedi bana!” dedi karısına kahvaltıda.

Bu söze alınan Nurcan hanım astı yüzünü bir şey söylemedi. Selim’in evde olması çok mutlu ediyordu onu şimdi. Tahsin beyin densizliklerine kafasını takmak istemiyordu. Oğlu burnunda tütüyordu yıllardır. İki ay çok çabuk dolacaktı, gene gidecekti. Fatih’i de bırakmış bir tek Selim ile ilgilenmeye çalışıyordu o yüzden.

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s