Boynu eğriler – Bölüm 6

O gece sabaha kadar bir o yana, bir bu yana döndüm durdum. Sabah erkenden çantama sığdırabildiğim erzakla çıktım evden. Üşümemek için ne bulduysam üst üste giymiştim zaten. Bir ayaklarım ıslanıyordu batıp çıkmaktan ama ona da yapacak bir şeyim yoktu. Evden çıkarken ıslanmasın diye geçirdiğim naylon poşetleri çıkarmak zorunda kalmıştım. Hem parçalanıyordu hem de daha çok kayıyordu. Yamacın dik yerlerinde buz tutan taşlara basıp, aşağı yuvarlanmamak için azami gayret sarfediyordum.

Bu kadar yol almışken, yuvarlanıp, kurda kuşa yem olmaya niyetim yoktu. Gidip Melike’yle kendimi kurtaracaktım önce. Sonra becerebilirsem büyük hanımı.

Sabah erken çıkmış olmama rağmen, kardan buzdan yamacı inmem öğleden sonrayı buldu. Yüzüm gözüm buz kesmişti, ellerim acıyordu soğuktan ama devam etmek zorundaydım.

Otobüsleri uzaktan görünce sevinçten ağladım önce, başarmıştım. Hava kararmadan kasabaya inmiş sayılırdım en azından. Koşa koşa otobüslerin yanına vardım. Muavin kılıklı adamlara hastanenin yerini sordum.

“Bacım nerden geldin sen?” dedi genç olanı halime bakıp.

“Uzak köyden yürüdüm, hastam var. Nerede hastane?” dedim sabırsızlıkla, zaman kaybetmek istemediğin için durup ağzıma da bir şey atmadığım için tansiyonum düşmüştü.

İçim çekiliyor, nefesim konuşmaya yetmeyecek gibi oluyordu. Birden durunca da vücut şoka girmiş gibi sarsılmaya başladı. Oğlan düşeceğimi anlayınca kolumdan tutup otobüsün merdivenine oturttu beni. Ne yapacağını bilemeyip elindeki sıcak çayı ağzıma dayadı. Boş mideye yaka yaka inen sıcak çay iyice bulandırdı içimi. Sırtımdaki çantayı öne sardım, içinden bir parça ekmeği buldum ağzıma attım hemen.

“Nerede hastane?” dedim oğlana bakıp yeniden ağzım ekmek doluyken.

Ekmek mideme indiğinde kendimi daha iyi hissediyordum. Ben onu yutana kadar hastanenin tarifini güzelce almıştım. Ekmek ve biraz oturmanın verdiği enerji ile tarife doğru yürümeye devam ettim. Kasabada kar dağdaki kadar çok değildi.

Kırkbeş dakika yürüdükten sonra hastaneyi buldum. Hemen içeri girip Melike’nin adını sordum masanın arkasında oturan görevliye. Şıp diye buldu bilgisayardan bakınca. Buralarda hoca nikahından ötesi yapılmadığı için soyadlarımız değişmiyordu. Evlensek de babamızın adıyla yaşamaya devam ediyorduk hepimiz. Anamın soyadı bizimkinden başkaydı bu yüzden.

Melike kadın hastalıkları katında yatıyordu. Görevliden tarifi alıp kalabalığı yara yara katı buldum ve Melike’nin odasını da. Odada Melike’den başka üç kadın daha vardı. Hepsi gözlerini kapamış bir yanlarına dönmüş yatıyorlardı.

Melikeyi gözüm seçince hemen yanına gittim.

“Melike? Melike uyan!”

Melike gözünü açıp karşısında beni görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.

“Nazan?” dedi şaşkınlıkla.

“Evet benim, seni almaya geldim!”

Muhtemelen rüya olduğunu sandı önce, ben seni almaya geldim deyince, yüzünde bir garip ifade oluştu. Kapadı gözlerini yeniden.

“Melike kız uyuma, duymadın mı beni?”

Yeniden gözlerini açıp bana baktı şaşkınlıkla, bu sefer rüya olmadığını anlamıştı herhalde. Doğrulmaya çalışınca bir derin inledi önce, eliyle karnını tuttu.

“Ne oldu ki sana?” dedim ancak aklıma gelmişti kızın neden burada olduğunu düşünmek. Öyle ya iyi olsa hastanede yatar mıydı?

“Rahmimi aldılar” dedi kendini yastığına doğru çekip oturarak.

“Rahmini mi aldılar niye ki?”

“Parçalanmış” dedi gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

“Nası parçalanmış, düştün mü? Ne oldu ki?”

“Sen evlenmedin mi?” dedi sorar gibi.

“Evlendim hem de iki kere”

“Nasıl anlamıyorsun o zaman?”

“Neyi nasıl anlamıyorum Melike söylesene şunu doğru dürüst!”

“Kocam olacak adamın işi!” dedi ellerini yüzüne kapatıp.

Sonradan anlayacaktım ne demek istediğini. Türbede doğdum diye mi, şansımın Melike’den iyi oluşundan mı bilinmez. İki kere de evlensem, hiç bir kocanın koynuna girmemiştim çok şükür. Girince ne olduğunu da bilmiyordum. Melike’nin halinden anlayacaktım sonraları fiziksel ve ruhsal olarak nasıl derin izler kaldığını.

“Yürüyebilir misin?” dedim uzatmaktan vazgeçtim halini görünce.

“Zorla ama yürürüm!” dedi ellerini yüzünden indirip. Gözlerini kısmış yüzüme şüpheyle bakıyordu şimdi.

“Sen nasıl geldin buraya?” dedi

“Kaçtım!”

“Nasıl yani?”

“Uzun hikaye anlatırım. Seni de kaçırmaya geldim Melike. Şu medyumu hatırlıyor musun?”

“Hiç aklımdan çıkmadı ki! Onu dinleyip, sevdiğimle kaçsaydım şimdi böyle mi olurdum!”

“Sevdiğin mi vardı senin?”

“Sinan! ” dedi başını öne eğerek, yine indi göz yaşları yanaklarından. Bu saatten sonra Sinan olsa ne olurdu olmasa ne, yine sonradan anlayacaktım, “Kaçalım dediydi bana, ben yok dedim biliyor musun?”

“Hayır nereden bileceğim, ne zaman oldu bu?”

“Bu hayvan herifin beni görmesinden bir gün önce, medyumun lafını dinleyip Sinan’la kaçsaydım diye çok düşündüm sonradan”

“Neyse olan oldu boşver! Buradan çıkıp medyuma gideceğiz, o bize yardım etmezse otobüse biner gideriz ikimiz bir yerlere. Bakarım ben sana!”

“Neyle otobüse bineceğiz ben de hiç para yok!”

“Var bende var! Kıyafetlerin nerede senin?”

“Yatağın altında torbada”

“İyi ben şimdi o torbayla tuvalate gideceğim, sende ardımdan gel biraz bekleyip. Orada giyinirsin! Çıkar gideriz Kimse anlamaz burada!”

Melike hâlâ benim orada olduğuma ve onu kaçıp kurtaracağıma inanamıyormuş gibi baktı yüzüme.

“Yine pişman mı olmak istiyorsun! Bak bir şans daha işte!” dedim kararlı bir şekilde.

“Tamam!” dedi hemen.

Ah Melike eskiden olsa merakla heyecanla benden önce varırdı hastanenin kapısına.

Sahiden de kimse anlamadı hastaneden çıkıverdik kolayca. Kimsenin kimseye bakacak hali yoktu zaten.

“Şimdi nereye gideceğiz?” dedi eli karnında inleyerek.

Yüzünden çok acısı olduğunu anlayabiliyordum ama şimdi vazgeçemezdik.

“Medyuma!” dedim gülümsemeye çalışarak.

“Medyumu nereden bulacağız ki?”

“Kasabada panayır var yine!”

İlk kez gözlerinin parladığını gördüm yeniden. Elimi beline dolayıp vücuduna daha az ağırlık binmesine çalışarak yürüttüm onu mecbur. Medyumun arabasına geldiğimizde ayakta duracak hali kalmamıştı. Kapıyı o sefer ki gibi tıklamadan açtım girdim içeri, kimse var mı bakmadan, girişteki koltuğa oturttum Meliike’yi.

Karanlıktan o tanıdık sesi duyduk ikimiz de.

“Hoş geldiniz!”

“Bizi hatırladın mı?” dedim hemen kadının yanına gidip, kafama sardıklarımı açtım yüzümü gösterdim.

“Hatırladım?” dedi medyum sorar gibi.

“Size yardım ederim, kaçın demiştin! Kaçtık!” dedim hızlıca.

Kadın koltukta inleyen Melike’ye baktı “Nesi var?” dedi.

“Rahmi parçalanmış!”

“Allah belalarını versin!” dedi tükürür gibi. Bekleyin burda geliyorum diyerek çıkıp gitti arabadan.

“Kanamam var!” dedi Melike.  Ne yapılacağını bilmiyordum ki.

“Torbada bezler var, hastaneden aldım tuvalate gelirken bir iki tane. Onu bulda değiştirelim şu kadın gelmeden.”

Medyum gelmeden çocuk bezine benzeyen bezlerin temizini giydirdik Melike’ye. Çıkardığımız hakikaten kan içinde kalmıştı. O zaman anladım onun ne kadar zor yürüdüğünü. O kadar kanın ondan çıktığını aklım almadığı için şoka girmiştim. Kirli bezi torbaya sardım iyice, içeriyi saran kokuda çıksın diye kapıyı ardımda açık bırakarak gidip uzak bir yere bıraktım.

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s