Boynu eğriler – Bölüm 3

Bir hafta evde anama yardım etmekle geçti. O zaman anladım her gün okula giderken evden çıkmaya alışmıştım aslında. Evde anamın, Yusuf’un babamın emir eri gibi ordan oraya sürüklenip durdum. Kolumun askıda olmasının bir önemi yoktu. Bir işe yaramak zorundaydım. Neyse ki para kesilmeyecekti. Eğer öyle olsaydı bütün hafta Yusuf’tan yediğimin iki katı dayak yerdim muhtemelen.

Ben okula başlayacağım, yeniden arkadaşımı göreceğim diye sevinirken haber geldi. Melike geçen hafta tek başına okula gidip gelirken Sundumacı’lardan Hasan ağa’ya rastlamıştı. Tabi Melike ne bilsin Hasan ağa kim. Hasan ağa muhtara köyden okula giden kızı sorunca, muhtarda bir hafta benim evde olduğumu bilince Melike demişti doğrudan. Hasan ağanın ilk karısı ölünce tek karısı kalmış, o da kendine genç bir kuma bakınırken Melike’ye rastlamıştı.

Muhtar babama gelip anlatırken, “Şans işte Hasan Ağa’nın  bir köyü daha var Sundurmacı’nın ötesinde, sizin kız da gidiyor olsaydı Melike yerine onu beğenirdi kesin. Ne de olsa Melike Çakırgil esmer kara kuru bir kız. Babam diklenir gibi olmuştu muhtarın beni tarif edişini beklerken ama adam o kısıma gelince susmuştu. Bizim ailede kadınlar beyaz tenli ve iri olurdu. Ben de bu yüzden yaşımın üzerinde gösteriyordum zaten. Muhtarın demek istediği Hasan ağa beni görseydi Melike yerine kesin beni beğenirdi. Melike’ciğin okula tek gittiği haftaya gelince  onu görüp beğenmişti. Civardaki üç köyde de kız kıtlığına kıran gelmiş gibi kimse yoktu o dönem. Kızları çoktan kocaya satmışlar ya da şehire onun bunun yanına beslemeliğe yollamışlardı.

Besleme diye giden kızlardan dönen olmamıştı zaten. Onların orada başlarına ne geldiğini kimse bilmediği için, kimi besleme olunca kurtulunuyor sanıyordu, kimi de hayatın sona erdiğini.  Her türlü kadın olmak zordu bu coğrafya da, ya besleme oluyordun, ya kuma, her durumda şamar oğlanı.

“Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” dediğini hatırlıyorum dedemin gerine gerine.

Sonra da ağrılar içinde anneannemin gözünün içine baka baka öldü döşekte. Bir kez anneannemin ona vurduğunu gördüm elinin tersiyle. Kadının nasıl canına geldiyse demek, tutamadı kendini. Benim gördüğümü görünce kovaladı beni yatağın altındaki kızılcık sopasıyla. O zamanlar daha dört yaşındaydım aklım ermiyordu. Yaramazlık yapınca bize vurduğu gibi dedeme kızdı vuruyor sanmıştım. Onun o hırsla hasta bir adama vurduğunu anlamak için başımdan bir sürü şey geçmesi gerekti.

Bu duyduklarımın Melike’nin okula gelemeyeceği anlamına geldiğini başlangıçta anlamamıştım elbette. Pazartesi sabahı onu beklerken anam “Ne bekliyorsun?” deyince ondan duydum Melike’nin artık okula gitmesine gerek kalmadığını. Liseyi bitirene kadar gelecek paradan fazlasını başlık parası diye vermişti Hasan ağa zaten. Anamın iç çekişinden bir an önce benimde böyle gitmemi dört gözle beklediğini anlamıştım saflığıma rağmen.

Böylece Melike’yi bir daha görmeme fırsat olmadan gelin olup gitti köyden. Benimde arkasından sürüklenmem çok olmadı. Annem o kadar içten dilemiş olmalı ki bir ay sonra köye kasabadan yaşlı bir karı koca geldi. Muhtarı uzaktan tanıyorlardı. Şehire çalışmaya giden oğulları bir türlü geri gelmediğinden ona bir kız bulup başını bağlamak istiyorlardı burada. Böylece oğlan kazandığını da bir yandan şehirde yemeyecekti.

Muhtar babamı çok sevdiği için benden bahsetmişti onlara, onlar da hiç solutmadan kalkıp gelmişlerdi hemen. Önce beni alıp gidecekler oğullarına sonradan gel diyeceklerdi. Anam ve babam için parayı aldıktan sonra olacakların hükmü olmadığı konuşmalarından belli oluyordu zaten. Yusuf gelecek bahara istediği kızı alabilirdi bu parayla. Adamla kadın haftaya parayı getirip beni almaya gelmek üzere ayrıldılar evimizden.

Artık benimde okula gitmeme gerek kalmamıştı. Her şeyin bir anda nasıl olup bittiğine inanamıyordum zaten.

“Ben bir daha geri gelemeyecek miyim?” diye çıkıverdi ağzımdan.

“Kasabaya gelin gidiyorsun kız! Gelip ne yapacaksın?” dedi annem bir yandan yüklükteki çeyiz demeye bin şahit lazım bohçaları indirirken.

O hafta Yusuf beni dövmesin diye sıkı sıkı tembihlendi. Ne de olsa gelin gidecektim. Oram buram çürük olmasındı. İlk defa Yusuf bana el süremeden bir hafta geçirdim evde rahat rahat. Anam da hiç el etmedi bana. Sanki kalpleri ceplerine girecek paranın sıcaklığı ile ısınmıştı hepsinin.

Tam bir hafta sonra yaşlı karı koca geldiler söyledikleri gibi. O sabaha kadar ben de  bu evden ve köyden gidiyor olduğumu idrak edememiştim aslında. Ne zaman ki tanımadığım bu insanlarla arabaya binip köyümü ve evimi ardımda bıraktım gözlerimden iniverdi yaşlar.

Sonradan anne demek zorunda kalacağım Munise teyze azarladı beni hemen “Ne o arslan gibi oğlumuza gelin ediyoruz seni kasaba gibi yerde. Şu kıytırık köyden çıkıyorsun bir de utanmadan ağlıyor musun?”

Yaklaşık yedi ay Munise annelerin evinde onlarla yaşadım. Bu yedi ay boyunca her gün konusu edilmesine, arada bir kendi aralarında telefonda konuşulmasına rağmen oğulları İbrahim’i hiç görmedim. Oğlan şehire gitmiş oradan da gelmeye niyeti olmadığını açıkça söylemişti. Anne baba tek oğullarını dizinin dibine istediklerinden döner diye bir umut köyden beni getirmişlerdi ama işe yaramamıştı. Böylece nikah bile kıyılmadan elin evinde yedi ay yaşadım onlarla.

Bu yedi ay elbette misafirlik olmadı benim için. Çamaşır, yemek, bulaşık aklınıza ne geliyorsa çalıştım evin içinde. İki yaşlı insana bakıcıklıkta yaptım deseniz olur, beslemelikte. Munise teyze ile İhsan amca yaşları ileri olmasına rağmen gücü kuvveti yerinde Anadolu insanlarıydılar. Bu güç ve kuvvetlerini bastonlarına da ek ederek benim üzerimde biraz kullandılar elbette. Dayak benim yabancı olduğum bir şey değildi nihayet. Yusuf’un genç kollarından inen yumruklardan sonra bu iki yaşlının gücü hiç  kalırdı ama o baston indiğinde gerçekten acıtıyordu.

Bu süre boyunca ne evdekiler bir kez olsun sordular beni ki muhtarın evinde telefon vardı, ne de benim köyü aramama izin verildi.

“Bitti o iş kızım, sana bir şey öğretmedi mi anan?” dedi Munise teyze bir kez sorduğumda. Ağzım ana lafına bir türlü alışmadığı için de yedim o bastonu bir kaç kez.

“Munise teyze değil ana diyeceksin!” diyerek indirdi sırtıma.

Dönmüyordu insanın dili işte zorla değildi ya. Ortada Munise teyzeyi ana yapacak bir durumda yoktu ki zihnim ikna olsunda çıksın ağzımdan. Zaten aklım köyümde, Melike’de, evimde, okulumdaydı benim. Buraya nasıl geldim, ne oldu anlamamıştım bile bu yedi ayda. Sabah ezanıyla kalkıp işe duruyordum, gece uykusu gelmeyen iki yaşlı yatsın diye bekliyordum. Günlerin nasıl başlayıp bittiğinden haberim olacak dermanım kalmamıştı.

Derken yedi ayın sonunda İbrahim’den bir telefon geldi anasına. Aşık olmuş bir kızla yüzük takmıştı şehirde. Bekar hayatından sonra evlilik şehirde masraflı olduğundan şimdi dönüp gelmek istiyordu kasabaya. Tabi müstakbel karısına benden bahsetmediği ve ona devlet nikahı yapacağı için gelmeden önce benden kurtulmalarını istiyordu anasıyla babasının.

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s