Boynu eğriler – Bölüm 2

Neredeyse dibine  gelmiştik kalabalığın, şimdi bir tanıdığa rastlasak saklanacak  yerimiz yoktu. Çadırlardan önce kurulan at arabalarına vardık. Bunların önlerinde atları yoktu, yük taşınan yerleri oda gibi yapılıp, pencerelerine cam bile takılmıştı. Hepsinin üzerinde içeride ne olduğu yazıyordu.

“Melike bu kadar yeter, buradan görebiliriz komikçikleri!” desem de büyülenmiş gibi at arabalarının önüne dolandı.

Tam arkasından yürüyüp, onu geri çekecekken gördüm Rüstem ağanın oğlunu. Önüne koyduğu tepsinin içinde yufka ekmeği satıyordu o da. Tam başını çevirecekken yakaladım  Melike’yi tülbentinden, arkamızdaki at arabasının kapısını açıp çektim içeri.

“Ne oluyorsun?” diye inledi kız, tülbenti ile örgüsüne de yapışıp çekmiştim o telaşla. Tam bana dönüp bağırmaya devam edecekti ki;

“Hoşgeldiniz kızlar!” dedi loşluğun içinden boğuk bir kadın sesi.

İkimiz birden korkuyla döndük o tarafa. Bizi tanıyan biri olduğunu sanmıştık.

Gözümüz karanlığa  alışınca seçtik kadını, ikimizde tanımıyorduk. O hâlâ gülümseyerek bize bakıyordu.

“On liraya söylerim geleceğinizi” dedi aynı boğuk sesle.

“Geleceği mi görüyorsun?” dedi Melike heyecanla.

Az önce onu kurtarmak için çekerek buraya soktuğunu unutmuştu bile.

“Duymuyor musun on liraya diyor!” dedim bu defa kolundan daha usturuplu tutarak.

“Ama bizim hiç paramız yok ki!” dedi kadına dönüp ağlamaklı bir sesle.

“Değerli bir şeyiniz de mi yok!” dedi kadın.

“Yok biz kaçıp geldik buraya merak ediyorduk” deyince dürttüm kolumla ama Melike’yi durdurmak mümkün değildi bir kere heyecanlanınca.

“Tamam yaklaşın şöyle, saçınızdaki kurdelelerinizi alırım o zaman”  dedi eliyle dışarı sarkmış örgülermizi göstererek.

İkimiz bir birimize baktık kurdeleleri düşürdüğümüzü söyleyebilirdik evdekilere, nasılsa bir sebepten dayak yiyecektik yine, bu çok önemli bir şey sayılmazdı. Bu arada kapının aralığından Rüstem ağanın oğlunu kontrol ediyordum. Orada durduğu sürece zaten buradan çıkma şansımız pek yoktu.

“Haydi yaklaşın, yanıma gelin” dedi kadın.

İkimizde sessizce yanaştık  ona doğru.

“Elini uzat!” dedi bana, büyülenmiş gibi uzattım sanki sözünü dinlemessem burnumdan solucanlar çıkaracakmış gibi garip bir tedirginliğe kapılmıştım.

Elimi alıp işaret parmağımın üzerindeki lekeye baktı. Kayan bir yıldıza benzeyen bu leke doğduğumdan beri oradaydı.

“Türbede mi doğdun sen?” dedi gözlerimin içine bakarak.

Karanlıkta simsiyah iki düğme gibi gözüken gözlere bakınca iyice dilim tutuldu.

“Cevap veresene kız!” dedi bu defa üzerime eğilip.

“Evet türbede doğmuş. Bizim köyde doktor yok, anası kış günü sancılanınca ebe kanamayı durduramamış, kasabaya gelmeye kalkmışar yetişememişler. Yolda durmuşlar bir türbe varmış. Orda doğmuş Nazan! Değil mi  Nazan anam anlattıydı!” dedi Melike yine çenesini tutamayıp.

“Türbede doğanların şansı pek olur ama seni fırtınalar vuracak, dikkat etmen lazım!” diyerek bıraktı elimi.

Melike’nin elini yakaladı.

“Sen kaç git buralardan, yoksa sonun iyi değil!” diyerek bıraktı onun elini de.

Karanlık ve ürkütücü görüntüsü ile birde bunları söyleyince iyice tedirgin etmişti bizi.

“Fırtınalar saracak hayatınızı! Şanslarınız olacak, kullanın! Kurtarın kendinizi!”

Melike o kadar korkmuştu ki aklında milyon soru uçuştuğuna emin olduğum halde ağzını bile açıp bir şey  soramamıştı.

“Ne olacak bize?” diyebildim ben kendimden beklemediğim bir şekilde.

“Verin şu kurdeleleri!” dedi kadın bize ters ters.

Çıkarıp verdik. Ben gidip kapıyı kontrol ettim yine. Yufkacı hâlâ yerindeydi.

“Neye bakıyorsunuz siz öyle!” diyerek gelip ardına kadar açtı kapıyı peşimden.

Yufkacıya baktığımızı görünce, “Tanıyor musunuz?” diye sordu ikimize bakıp. Başımızı sallayarak onayladık.

“Ben gidip onu lafa tutarım” dedi ve yanına gitti oğlanın.

O oğlanı lafa tutarken, biz inip arabanın arkasına dolandık. Tam korkuyla birbirimize bakıp söylediklerini konuşacaktı ki, yetişti ardımızdan.

“Bana bakın!” dedi boğuk sesiyle, dışarıda içerideki kadar korkunç görünmüyordu. Hatta neredeyse sevimli bir  yüzü bile vardı.

“Panayır duyduğunuz her yerde beni bulabilirsiniz bu  bölgede, başınız sıkışınca gelin beni bulun!” diyerek sırtımızı sıvazladı ikimizin de, “Sakın korkmayın, yapabiliyorsanız kaçın gidin buralaradan!” diye seslendi arkamızdan.

Yine bize yetişecek diye korktuğumuzdan hızla uzaklaştık oradan.Çadırlar uzaktan küçücük görünene kadar ne durduk ne de konuştuk.

“Azıcık soluklanalım mı?” dedi Melike nefes nefese.

Başımı salladım ben de çok yorulmuştum.

“Sence ne demek istedi bu kadın?” dedi endişeyle, kasabaya giderken duyduğu heyecandan eser kalmamıştı sesinde.

“Aman ne bileyim ben! Allah’tan iyi mi bilecek sanki!” dedim hışımla, bende çok kormuştum ama şimdi Melike’nin gazına gelmek istemiyordum bir de.

“Allah’tan çok biliyorum demedi ki kadın nereden çıkardın?”

“İşte o mu yazıyor kaderimizi diyorum!” diyerek hışımla dönüp yürümeye devam edecektim ki, kayaya takıldım ve düştüm.

“Ah kolum!” diye inlememe koştu Melike hemen.

“Ne oldun ya birden?” diyerek tutup kaldırdı beni.

Kolum o kadar çok ağrıyordu ki, oynatamıyordum bile. Tülbentini çıkarıp ucunu düğümledi kolumu astı boynuma.

“Yeğenimin kolu kırılınca böyle yapmıştı abimgil” dedi gülümseyerek.

Gerçekten boynuma asılınca biraz rahatladı kolum.

“Haydi davran geç kalacağız yoksa!” dedim uzatmadan.

Köye her zamanki saatimizden yarım saat geç varabilmiştik, şansımıza babamgillerde şehirden erken dönmüşlerdi. İkimizin birden geç kaldığını farkedince, köyün yoluna çıkmışlardı ki bizi gördüler. Melike’nin başı tülbentsiz benimde kolum sargılı olunca daha köye varmadan yanımıza gelip bastılar sopayı. Okul yolunda ne yapıyorduk da bu hale geldik diye verip veriştirdiler. Zaten ağrıyan kolumu tuttuğu gibi eve sürükledi Yusuf beni. Bir tokatta anamdan yedim çünkü ben geç kalınca babam onu dövmüştü.

“Buna bir dünürcü çıksın verelim ana!” dedi Yusuf hemen.

Asıl derdi kendi başlık parasını toparlayıp, muhtarın kızını Musa’dan önce almaktı biliyordum.

“Verelim oğul!” dedi anam Yusuf’un sırtını sıvazlayıp bana düşmanı gibi bakarak.

Yusuf’u o doğurmuş beni ağaç kavuğunda bulmuştu sanki. Kendi ağabeyi için söylerdi oysa aynı şeyi. Üstelik onun iki ağabeyi vardı. Bir de kız kardeşi.

Babamın verdiği başlık parasıyla evlenmişti küçük amcam. Babam askere gidip anam Yusuf’a bakarken de dövmüş anamı anlatırdı eskiden. Şimdi sanki onun kaderi bana yazılmış gibi yabancı yaşadıklarına. Yusuf erişkin olalı beri onun sözünde, emrinde diye düşünür içlenirdim o zamanlar. Dayağın on katını yerdi belki beni kollasa, belki dayaktan aklı kalmamıştı zavallının yüreği taş olmuştu ya da bilmiyorum. Tek bildiğim kıymetim olmadığydı. Ölçülebilir tek kıymetim Yusuf’un başlık parasına sağlayacağım katkımdı.

Gece bütün kolum şişip morardı, ağrıdan duramaz olsam da, dayaktan korkuma sesimi çıkarmadım ama sabahı zor ettim. Sabaha doğru sızıp kalmışım ki anam kolumu mosmor görünce varmış ebeyi getirmiş. O da kızın kolu kırılmış demiş. Melike’nin yaptığı gibi askıya alıp kasabadaki hastaneye götürmeye karar verdiler. Melike o gün tek başına gitti okula. Hâlbuki daha kasabada olanları bile konuşmamıştık.

Muhtarın arabasıyla çadırların ve medyum kadının arabasının yanından geçtik. Komikçiker yine yoktu. Kolum çatlamıştı, bir hafta okula gitme dedi doktor, okula varıp rapor bıraktık. Rapor vermeyince parayı kesiyorlardı hemen.

Dönüp geldik köye.

(devam edecek)

Boynu eğriler – Bölüm 2’ için 2 yanıt

  1. Merhaba.. Boynu Eğriler adli hikayenizin 1. Bölümü bana gelmedi. Sitenizde de bulamadım.  Yollarsaniz cok memnun olurum. Şimdiden teşekkürler..

    Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s