Boynu eğriler – Bölüm 1

Haritada bile yeri görünmeyen bir köydü bizimkisi. Öyle silinmişti ki resmi defterlerden ne okulu vardı, ne asfaltı, ne bir camiisi. Köylünün çabasıyla muhtarlığın misafir evi diye yapılan tek odalık evin damına dikilen minareden okunuyordu ezan.  Mustafagilin dedesi okuyordu onu da, imam da yoktu köyde çünkü. Zavallı adamın beli, bacağı ayrı ağrıyorken minare niyetine yapılan köşeli kuleye çıkıyordu günde beş vakit.

Muhtar;

“Recep emmi istersen bu evi sana verelim, bari git-gel yorulma!” demişti ama Recep emminin ailesi kabul etmemişti yaşlı adamın ayrı evde olmasını. Düşse başına bir iş gelse ne bileceklerdi orada.

Köy bu kadar geriden gelince tarih şeridinde, gelenek, görenek bilgi de öyle geliyordu elbette. Daha Cumhuriyet ilan edilmemişti bizim köyde o yıllarda. Aslında Melike’nin lafı bu söylediğim, başımıza gelen onca şeyi konuşurken öyle söyler hâlâ. Hikayeyi dinleyince anlayacaksınız neden öyle söylediğini.

Devlet büyüklerimiz ile büyük  şirketlerin bölgenin kalkındırılmasına yönelik çalışmaları başlaması bizim tarihi geriden takip eden köyümüzde de bir şeyler değişmeye başlamıştı.

Kuruldu kurulalı kızların, hatta neredeyse erkeklerin bile okula gitmediği köyde okula giden çocuklar için ek ödenek sağlanacağı haberi geldikten sonra yaşı tutan herkes okullu oluvermişti.

“Koyun güderken okuma yazmayı ne edeceksin?” diyerek ağabeyimi okula göndermeyen babam, ek ödeneği alabilmek için beni ortaokula yazdırmıştı kaldığım yerden. Yazdırdığı sınıftan üç yaş büyüktüm oysa.

“Başlık parası getirene kadar okula gidip devletin parasını getirsin eve!” demişti annem de ona katılıp.

Böylece köyün az olan nüfusunun içinde okul çağında iki kız olan Melike ve ben her gün okula gitmeye başlamıştık.  Hava güzelken düz ayak yürüyüşle bir buçuk saat olan okula hem de.

Bir ara yanılıp bir öğretmenin yolu bizim köye düşünce, şimdi yarı cami olan muhtarın misafir evinde okumuştuk ikimiz de ilkokulu. Daha işe güce gelecek yaşta olmadığımız için ayak altından çekilelim diye olmuştu zaten. İlk görevi olan öğretmen hanım da çok dil dökmüştü anamgile gideyim diye. Oğlanlarla beraber gitmemizi kabul etmedikleri için Melike ile ikimize ayrıca saat koymuştu öğretmen. Sadece ikimiz gidiyorduk o saatte. Ağabeyim Yusuf benden altı yaş büyük olduğu için o zaman da gidememişti okula. Zaten hiçte istememişti. Koyunları sayabiliyordu her sabah  ve akşam, ötesini öğrenip ne yapacaktı.

Biz Melike ile ilk kez köyden çıkıyorduk. İlk iki gün Yusuf bizi götürmüş, akşamına da gelip almıştı okuldan. Sonra “Bellediniz mi?” diye sormuştu bize yol için. Biz de “Belledik!” deyince gelip gitmemişti bir daha. İyi ki de gelip gitmemişti. İlk gün sabah şalvarını bulamamış diye, ikinci gün okul dönüşü de okuldan geç çıkmışız diye pataklamıştı ikimizi de.

Anam, “Yusuf bu kızın getirdiği parayı senin için saklıyoruz oğlum, başlık parası neyle ödenecek?” deyince kesmişti okula gidiyorum diye beni pataklamayı biraz. Başka şeyleri bahane edip indiriyordu yumruğu sırtıma.

Okuldan gelince doğru tarlaya gidiyorduk zaten. Öyle gelelim dersimizi çalışalım, öğrendiklerimizi tekrar yapalım gibi bir şansımız yoktu. Yine de ortaokulun ilk sınıfını geçmiştik ikimiz de. Şimdi anlatacaklarım başımıza geldiğinde orta okulun ikinci sınıfına gidiyorduk. Yaşımız şehirdekilerin liseye gittikleri yaştaydı ama.

Melike ile yola çıkmış okula gidiyorduk yine.

“Duydun mu Nazan kasabaya panayır gelmiş diyorlar! Kim bilir ne güzeldir”

“Geldiyse gelmiş, biz nasılsa gidemeyiz.”

“İki güne babamgil gidecekler ya şehire okul paralarını almaya, anca akşama dönerler. O gün kaçıp gitsek mi ne dersin?”

“Yakalanırsak ne yaparlar bizi biliyor musun?”

“Aman bir dayak fazla yeriz ne olur sanki, hem yakalanmayız, zaten kasaba okuldan yakın. O gün okuldan erken çıkar kasabaya varırız, şöyle uzaktan bir bakar geliriz olmaz mı? Çok merak ediyorum.”

“Ya bir gören olursa?”

“Ya kim görecek? Uzaktan bakacağız işte Sen merak etmiyor musun hem?”

“Ediyorum. Yusuf söylemişti bir kere, ipte yürüyen bir adam varmış. Bir de saçıyla burnu kırmızı bir adam varmış komikçi.”

“E ne diyorsun o zaman?”

Melike kanıma girmişti çoktan. Öyle ya okula kadar gidip gelebildiğimize göre, bir gün de çaktırmadan kasabaya kadar gidip gelebilirdik kendi başımıza. Komikçi adamı uzaktan görmek yeterdi bana. En çok onu merak ediyordum çünkü, Yusuf anlattıkça gülüyordu hâlâ. Bana anlatmıyordu elbette, babamla konuşuyorlardı kendi aralarında ama dinliyordum bende.

Babamgilin şehire ineceği gün karar verdik gitmeye. Ağabeyim de gidecekti onlarla. Böylece peşimize düşecek kimse kalmayacaktı köyde. Melike’nin iki ağabeyi de evli ayrı evlerdeydiler. İkimizin de bir anası kalıyordu evde, onlarda işten güçten anlamazlardı bile azcık geç kalsak. Zaten tarlaya gidilecekti yine.

“Bak uzaktan bakıp döneceğiz, öyle anlaştık ona göre!” diye tembihledim sıkı sıkı Melike’yi.

Huyunu biliyordum uzaktan bakalım diye götürecekti beni sonra, allem edip kallem edip indirecekti panayıra. Bunun dayağı ötekilere benzemezdi. Kız başımıza kasabaya gelip panayıra indiğimiz duyulursa bütün köy yerdi bizi.

“Ya tamam Nazan! Uzaktan bakıp döneceğiz işte amma uzattın!”

“Zaten Yusuf parayla giriliyor çadırlara dediydi. Benim hiç param yok bilesin!”

“Benim de yok!” diye kırkırdadı Nazan.

Önce okula gittik. Öğretmene öğleden sonra köye dönmemiz lazım geldiğini söyleyip ayrıldık okuldan. Hiç devamsızlığımız olmadığından, yarım gün devamsızlıkta kayda alınmadığından öğretmen hiç  itiraz etmedi bize.

Heyecandan bacaklarımız titremeye başlamıştı, daha okuldan çıkar çıkmaz. Köyden okula yürümeyi biliyorduk. Okul kasabaya uzak değil onu da biliyorduk ama aslında kasabaya hangi yoldan gidildiğini bile bilmiyorduk farkettik ki. Okulun hemen yanındaki bakkala girdik.

“Kasabaya nasıl gidiliyor?” diye sorduk doğruca.

Bakkalın çırağı baştan ayağa bir süzdü bizi.

“Ne yapacaksınız siz kasabada?” dedi.

“Ablam evlendi orda oturuyor, ona gideceğiz” dedim ben  hemen.

Ağzını eye eye tarif etti çırak bize yolu, hemen çıktık dükkandan Demesine göre kırk kırk beş dakka sürecekti varmamız.

“İyi işte biraz da orada durup, eve döndüğümüzde tam okul saati kadar olacak!” dedi Melike sevinçle. Yürümüyor koşuyordu neredeyse önümde.

Bakkalın çırağının dediği gibi kırk dakika da vardık kasabaya.

“Koşar ayakmış demek ki söylediği” dedim nefes nefese Melike’ye.

O ise hayran hayran bakıyordu uzaktan gördüğümüz çadır ve at arabalarına.

“Bu muymuş panayır?” dedi ağzı bir karış açık.

“İşte Yusuf’un dediği gibi çadırlar var.”

“İyi de buradan bir şey görünmüyor ki? Hani komikçi adam nerede ki?”

“İçeridedir herhalde nereden bileyim?” dedim ben de gözlerimi kısıp daha çok şey görebileceğimi sanarak ama Melike’nin dediği gibi büyük koyu renk çadırlar ve kuru bir kalabalıktan başka bir şey görünmüyordu buradan.

“Kızacaksın ama biraz daha gidelim Nazan! Bunca yolu bunu görmeye mi geldik?”

İlk  kez aynı fikirdeydim Melike ile onca şeyi göze alıp gelmiştik buraya kadar, ona söylememiştim ama sabaha kadar uyuyamamıştım dün gece komikçileri göreceğim diye.

“Biraz daha yaklaşalım ama hepsi o kadar!” dedim ciddi bir sesle.

“Tamam!” dedi o da heyecanla ve yürümeye başladık çadırlara doğru.

(devam edecek)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s