İrma Anne – Bölüm 4

Pazar sabah ki kahvaltı Ada’nın düşündüğünden daha keyifli geçmişti. İrma annenin yeni evinde misafir ağırlarken hissettiği mutluluk bir şekilde hepsine bulaşmış olmalıydı.

Kuzey beyle  konuşurken ciddi bir yetişkin, Ufuk ile konuşurken küçücük bir çocuk oluyordu. Bu arada Sezar’ın da yeni eve gelmiş olmasından çok mutluydu elbette.

Giriş katındaki hemen her şey yerleşmiş sadece üst kattaki odalarda ufak tefek işler kalmıştı.

“Yaşandıkça daha çok eve benziyor öyle değil mi?” demişti Kuzey bey ve Ufuk’u uğurlamak için bahçeye kadar çıkıp döndükten sonra İrma.

“Yaşanmışlık eve güzellik katıyor gerçekten, ısıtıyor” dedi Ada.

“Ah az kalsın unutuyordum. Annenden yeni bir mektup geldi” diyerek elindeki zarfı uzattı Ada’ya, İrma anne.

“Ama nasıl bu adresi bilebilmiş ki?”

“Not bırakmıştım, ulaştırmışlar sanırım.”

“Mektubu alıp hemen odasına çıktı Ada.”

İrma kızın her mektubu alışında yaptığı gibi, heyecanla odasına çıkışını nemli gözlerle izledi. Elinden gelen tüm anneliği yapsa da, onun biyolojik bir annesi vardı ve zihni ondan  başka bir anneyi kabul etmiyordu muhtemelen. Herkes için böyleydi aslında, bu suçlanacak bir konu değildi elbette. Yine de şartlanmışlık bazen insanlara hakkettiklerinden az değer vermemize neden oluyordu belki. Belki yakınlık derecemizi bildiren sıfatlar ile kan bağı arasındaki ilişkiyi koparmalıydı birileri.

Ufuk’u düşündü. O zavallı miniğin bir annesi bile yoktu, Ada iki annesi birden varken yine de anne hasreti çekiyordu. Hayat çok ama çok garipti gerçekten. O anne ve babası ile büyüyen bir çocuk olduğundan tam olarak ne Ufuk’u, ne de Ada’yı anlayamıyordu belki ama düşünüyordu en azından.

Televizyonlar ve gazeteler her gün bir çok kötü evlat veya ebeveyn haberi veriyordu. Bu kadar sık rastlanıyordu ki her gün ülkenin gündeminde yer bulabiliyordu bu haberler demek ki. Belki de ülkenin gündemindeki kötü haberleri ayrı, iyi haberleri ayrı sundukları programlar olmalıydı. Umut veren, başarı hikayeleri olan insanlar görmek istiyordu halk bazen televizyonlarda. Diziler, filmler hepsi haberler gibiydi. Örselenmiş, hırplanmış, eksiltilmiş bir sürü ömür, bir sürü mutsuz insan, gençlerin tabiriyle “ezik”, ezip geçilmiş bir sürü can.

İnsanlar ağlamaya alışmışlardı belki de, ağlamaya alıştırılmışlardı. İhtiyaç duyuyorlardı, acıya. Haberler tercih edilemezdi elbette onlar gerçeklerdi ama dizi ve filmlerinde bu kadar benzer içerik taşımasını başka türlü açıklayamıyordu kendine. Dram bağımlısı olmuştu toplum. Dram ve şiddet ekranlar dolusu evlerdeydi her gün, her gece.

Bu eve  gelirken televizyonlarını getirmemişlerdi. Belki de aldıkları en güzel karar buydu bu yüzden. Ufuk ilk geldiklerinde hemen farketmişti televizyonun olmayışını.

Bakıcı ile bütün gün evde televizyon açık yaşıyordu muhtemelen yavrucak. televizyon sesi ve ışığı olmayan bir ev tuhaf geliyordu o yüzden ona. Televizyon olmadan nasıl yaşanılıp oynanılacağını bilmiyordu belki de. Günlerdir gözlemlediği kadar mahallede başka bir çocuk görmemişti İrma anne. Oynayacak kimse olmayınca, yetişkinlerle sohbet edip televizyon izlemekten başka seçeneği yoktu demek zavallı çocuğun.

“Havalar güzelleşince belki onu parka götürürüm” dedi o akşam yemekte Ada’ya.

İrma’nın annesiz küçük bir oğlan çocuğuna böylesine sahip çıkması hem şaşırtıyor, hem etkiliyordu Ada’yı. Ufuk’u o da çok sevmeye başlamıştı gerçekten.

“Birlikte götürürüz hafta sonları” dedi gülümseyerek.

Ada’nın bu defa şaşkın veya soru dolu gözlerle bakmamış olması sevindirdi İrma anneyi.

Deniz ve şirketi Ada’dan çok memnun kalmış ve kadrolu olarak görevine devam etmesini teklif etmişlerdi ama İrlanda grubunun geldiği günlerde, eski ve hatır kıramayacağı bir müşterisinin teklifi ile iki ay başka bir  görevde olması gerekmişti Ada’nın.

Deniz bey anlamadığı bir şekilde itiraz etmemiş, iki ay onu bekleyebileceklerini söylemişti nazik bir şekilde. Ancak bu iki ay boyunca Ada ile arada bir yemek yemelerinde bir sakınca yoktu herhalde.

“Hayır elbette yok!” demişti Ada.

Deniz beyin tüm bu iyilik ve hoşgörüsünün altında duygularının yattığını hissetmeye başlamıştı o da yavaş yavaş aslında ama kredi borçlarını ödemeleri gerektiğinden, adamın zararsız ilgisine tepki göstermemişti.

Hoş bir adamdı aslında Deniz bey.

“Deniz de lütfen!” diye ısrar etse  de, Ada patronuna doğrudan ismiyle hitap etmek istemediği için “Bey” demekte ısrar ediyordu. Hem yakışıklı hem de zeki bir adamdı Deniz bey. İki üniversite bitirmişti. İş hayatında oldukça başarılı ve mali durumu çok çok iyiydi.

İrma anne de “Bu adam senden hoşlanıyor bence” demişti geçen hafta konuşurlarken.

“Ne dersin sence onunla evlenmeli miyim?” demişti Ada gülerek ama İrma anne gülmemiş ve sözü değiştirmişti nedense. Birden bire Kuzey ve Ufuk’tan bahsetmeye başlamıştı.

Aslında İrma annenin, adama ilk günden beri Kuzey bey değil de Kuzey diyor olması da tuhafına gitmişti Ada’nın. Bu da onun hiç yapacağı bir şey değildi. Adam ısrarla ciddiyetini koruyor ve “siz” diye hitap etmeye devam ediyordu.  Gerçekten soğuk görünüşlü biriydi Kuzey bey. O da çok başarılı bir iş adamıydı. Tek başına bir çocuk büyütmek zor işti gerçekten bir erkek için. Hafta sonları onu  oğluyla bahçede oynarken görüyordu. Ufuk ile birlikteyken o soğuk ve ciddi adam gidiyor yedi yaşında bir oğlan çocuğu daha geliyordu bahçeye sanki.

İrma anne her akşam üzeri onlara bir tabak kurabiye götürmeyi adet haline  getirmişti. Tarçınlı ve zencefilli kurabiye sırf Ufuk çok sevmiş diye her gün taze olarak pişiyordu  artık evde.

“Ne yapayım? Burada öğrencim de yok, akşama  kadar oyalanıyorum ben de bir şeylerle işte” diyordu İrma anne açıklama olarak.

Hafta sonları Ada’nın eline tutuşturuyordu tabağı “Al sen götür !” diye.

Ada’da baba oğul oyunlarının bitmesini gözlüyordu camdan önce. Onlar dinlenmek için oturunca götürüyordu kurabiyeleri. Aslında İrma anne tembihlemişti böyle yapmasını. Elinde tabakla onu görünce hemen bakıcıdan bir bardak daha çay istiyordu Kuzey bey. Nazik bir adamdı aslında. Soğuk görüntüsüne rağmen düşünceliydi. Böylece Ada’da onlarla bir bardak çay içip sohbetlerine katılıyor ve eve dönüyordu yeniden. Her dönüşünde İrma anneyi pencereden onları izlerken buluyordu. Bu kocaman evin kocaman pencereleri sürekli İrma annenin minik silüeti ile renkleniyordu.

O gün Deniz onu akşam yemeği için almaya geldiğinde Kuzey bey ve Ufuk bahçedelerdi yine. Ada az önce onlarla çayını içmiş, eve girip hazırlanmıştı. Deniz bey arabadan inmiş bahçe kapısının hemen önünde onu bekliyordu. Kuzey ve Ufuk’a el sallayıp bindi arabaya.

“Kuzey beyin eşi yok sanırım burada” dedi Deniz.

“Eşi vefat etmiş zavallı adamın.”

“Aranız iyi herhalde komşularınızla” diye güldü Deniz Ada’nın yüzünü incelerken. Eşi hayatta olmadığına göre Kuzey onun rakibi olmuş olabilirdi geçen süre boyunca.

“Daha çok İrma annemin iyi. Bayılıyor ikisine.”

“Peki sen bayılıyor musun onlara?”

Ada bu ilgiyi anlamlı bulmadığı için soran bir ifade ile baktı Deniz beyin yüzüne.

“Yani komşu önemli, her  gün görmek zorunda kalıyorsunuz demek istedim” diye toparladı Deniz cümlesini Ada’nın bakışını görünce.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s