İrma Anne – Bölüm 2

Eski evlerindeki son günlerini derlenmiş toplanmış kutuların  arasında İrma annenin gençlik anılarını konuşarak geçirdiler. İrma’nın annesi ve babası İstanbul’a geldiklerinde İrma henüz altı yaşındaymış. Babası çok iyi bir terzi olduğundan hemen bir dükkan açarak mesleğini yapmaya başlamış. Annesi çok güzel bir kadınmış ve harika piyano çalarmış. İstanbul’da çalışması için uygun ortam bulamayınca o da İrma anne gibi evinde piyano dersleri vermeye başlamış. İrma biraz daha büyüyünce onu konservatuara yazdırmış ve zaten annesinden aldığı yeteneğini geliştirmesini sağlamış. Onların vefatının ardından, miras ile bir dans okulu açmış İrma anne. Yıllarca işletmiş orayı. Çok yetenekli öğrencileri olmuş. Piyano dersleri vermeye de devam ediyormuş elbette.

İki kez çok aşık olmuş ama nedense bunları uzun uzun hiç anlatmıyordu Ada’ya. Ada o gece de anlatması için ısrar etse de her zaman yaptığı gibi gözleri buğulanarak reddetti bu isteğini.

“Doğuştan yetenekliymişsin gerçeken” dedi Ada içini çekerek.

“Biraz da böyle bir annenin kızı olma şansıydı benim ki aslında Adacığım”

“Evet belki de, ben annemin böyle yetenekleri var mı bilmiyorum bile. Yine de seninle büymüş olmak benim şansın olsa gerek ne dersin?”

“Elbette öyle canım kızım, bu ikimizin de şansı. Sen olmasaydın ben daima yapayalnız bir kadın olacaktım. Oysa seninle hayatım daima renklerle dolu oldu. Hem sen belki piyano ve dansı meslek olarak seçmedin ama istediğin zaman ikisi için de ders verebilecek kadar iyisin. Olur bir gün kendi mesleğini yapmayı bırakman gerekirse bile geçimini bunlarla sağlayabilirisin.”

“Haklısın aslında bana iki meslek daha kazandırmış oldun böylece canım İrma annem.”

“Canım kızım” diyerek sarıldı İrma anne’de Ada’ya, “İnşallah yeni evimizde de çok çok mutlu oluruz.”

“İnşallah” dedi Ada derin düşüncelere dalarak.

İki gün sonra başvurduğu yerlerden biriyle geçici olarak belirledikleri bir rehberlik işinde çalışmaya gidecekti. Aslında Ada’yı beğenmişlerdi ama yakın  zamanda yurt dışından gelecek misafirleri için onu kiralayarak  denemek istiyorlardı. Tercümanlık ve rehberliğinden memnun kalırlarsa sürekli olarak anlaşma sağlamayı düşünüyorlardı. Eğer bu işi düzenli hale getirmeyi başarırsa, o zaman İrma annenin yeni ev için çektiği krediyi daha hızlı ve kolay ödeyebilirlerdi. Kredi borcu bittikten sonraki masrafları bir şekilde halledebilirlerdi zaten.

Ertesi sabah erkenden uyanıp nakliyecilerin evdeki eşyaları kamyona yüklemelerine kılavuzluk ettiler. İrma anne son günlerde o kadar yoruluyordu ki, Ada onun yüzünün giderek daha solgunlaştığını farkediyordu. Bu taşınma işi sona erdikten sonra bir süre dinlenmesini istiyordu. Yeni evleri burası gibi küçük değildi. Kocaman bir bahçesi vardı. Ada ev değiştirmeyi gereksiz bulmuş olsa da bu bahçeye bayılmıştı. Havalar soğumaya başlamadan ikisi bahçenin tadını çıkarabilirlerdi uzun uzun.

Yan villada yaşayan küçük Ufuk bir hafta sonra derslere başlayacaktı. Bu arada ağaçlara küçük el ilanları asarak başka ders almak isteyenler olursa diye ilan bırakacaklardı. Zaten Ada’nın işi de kalıcı olursa sadece Ufuk bile gelse yeterde artardı onlara.

Emlakçı bahçe için bir bahçevan gerektiğini söylemişti ama o tip şeylerle daha sonra ilgilenebilirlerdi. Şimdilik kendileri bakacaklardı. Ev istemedikleri zaman birbirlerini günlerce görmeyecek kadar büyüktü. Ada İrma anne ile ilk evi görmeye geldiğinde onun dans okulunu yeniden açmak istediğini sanmıştı kocaman giriş katını görünce. Aslında gerçekten bir dans atölyesi olabilecek kadar genişti salon. Sadece yaşamak için  aldıklarını öğrenince çok şaşırmıştı bu yüzden. Belki bir süre sonra kendisi atölye olarak değerlendirebilirdi bu büyük  alanları. Şimdi tek istediği İrma annenin üzülmeden gönlünden geçeni yapabilmeseydi.  O kadar iyi niyetli bir kadındı ki, Ada onun temiz kalbine ne istese gerçekleşeceğine inanırdı daima.

Taşındıklarının üçüncü gününde yeni işine gitmek üzere evden ayrıldı Ada. Zaten minyon ve zayıf olan İrma annenin kocaman evin kocaman penceresinden el sallayan minicik gölgesi tuhaf geldi Ada’ya. Ona el sallarken farketti yan villadan çıkan genç adamı. O da başıyla selamladı Ada’yı arabasına binerken ve o durağa yürürken geçip gitti önünden.

“En azından gideceğim yönü sorardı eski komşularımız” diyerek gülümsedi kendi kendine. O eski samimi, sıcacık mahalleden sonra buraya alışması biraz zaman alacaktı anlaşılan.

Deniz bey Suudi Arabistan’dan gelen misafirlerin, İstanbul’un belli başlı yerlerini gezdirilmeleri ve tarihi bilgilerle zenginleştirilmiş bir gün yaşamalarını sağlayan Ada’dan çok memnun kalmıştı. Kız adamların tuhaf alışkanlıkları, bir kadın rehbere başlangıçta sıcak bakmamalarına karşılık günü oldukça başarılı bir şekilde noktalamıştı. İki gün sonra İrlanda’dan başka bir grup gelecekti. Farklı bir grupla da onu görmek istiyorlardı şirket olarak. Kararlarını ondan sonra vereceklerdi.

“Doğma büyüme İstanbul’lu musunuz?” diye sordu Deniz bey misafirler otellerine bırakıldıktan sonra.

“Evet burada doğdum ve büyüdüm” dedi Ada.

Onu bırakıp giden annesinin  Kayseri’li olduğunu biliyordu ama babasının nereli olduğundan ne annesi ne de İrma anne hiç bahsetmemişlerdi. Bu nedenle “Nerelisiniz?” diye soranlara uzatmadan “İstanbul” diyiveriyordu. Sonuç olarak insan doğduğu ve büyüdüğü memleketli olmalıydı zaten. Hayatında hiç görmediği ama bir soy ötesinin yaşayıp büyüdüğü yerlerin ekmeğini yiyip, suyunu içmeden oralı olunmazdı ki.

İrma annede İstanbul’luyum derdi hep. Oysa o burada doğmamıştı bile ama bütün ömrü burada geçmişti ve buranın  ekmeği suyu ile yoğrulmuştu.

“Karnın nerede doyuyor, nerede seviyor, seviyorsan oralısındır.” derdi Ada’ya her zaman. “Ermeni kadın” denildiği zaman  kızardı.

“Hepimizin ataları bir yerlerden geldi. Bakın geçmişinize, bakın dedelerinize, büyük büyük annelerinize. Ben buralı İstanbul’luyum diyorsam, bunun anlamı Türk vatandaşıyım. Kökenim Ermeni olur, Rum olur, Kafkas olur ne farkeder?”

Ada onun bir dünya vatandaşı olduğunu düşünüyordu bu yüzden, o da bir dünya vatandaşıydı. Irkların, dillerin farklılığı önemli değildi. Bütün insanların ortak dili saygı ve sevgi olduğunda herkes bir arada yaşayabilirdi zaten.

“Saygı adaleti, sevgi cenneti getirir” demişti İrma anne bir kez ona. Bu sözü aklının bir köşesine yazmıştı Ada.

Deniz bey ve şoförü onu eve bırakırlarken yol boyu bunları düşünmüştü. Deniz bey onun farklı bir  mahallede oturduğunu düşünürken, böylesi zengin bir muhitte oturduğuna şaşırdığını  gizlemedi.

“Çok güzel bir eviniz varmış” dedi Ada teşekkür edip arabadan inerken, “Yarın sabah sizi buradan mı alalım?”

“Yarın için konuşmuş muyduk?” dedi Ada şaşkınlıkla. İrlanda grubundan  önce başka bir görevi olduğundan bahsedilmemişti ona.

“Hayır konuşmamıştık ama bu günkü grup sizden öyle memnun kaldı ki yarın öğlene kadar gezinin devam etmesini rica ettiler. Toplantı öğleden sonra yapılacak. Umarım sizin için bir sakıncası yoktur?”

“Ah hayır yok elbette, yarın görüşürüz!”

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s