Kime güveneyim ? – Bölüm 4

Her ne yapıldıysa evin içinde olup bitmişti iki günde. Gülsüm neden bir nikah salonuna gitmediklerini anlayamamıştı.

“Aşkım hoca nikahı yaptık işte asıl önemli olan o değil mi?” dedi sevgile sarıldı Gülsüm’e. Annesi ve babasının da hoca nikahı vardı ama  resmi nikahları da vardı, “Şimdi aceleden böyle oldu, onu da kıyarız sen merak etme!” dedi Halil.

Gülsüm’ün evlilik hayatı başladı böylece.

Öte yandan eve bıraktığı kısacık mektubu bulan annesinin iki gözü iki çeşme ağlıyordu günlerdir.

“Benim Gülsüm diye bir kızım yok !” demişti babası duyunca, “Ne demekti kaçmak? Ne demekti aileyi hiçe saymak!”

Feriha abla sanki bilmiyormuş da duymuş gibi koşup gelmişti hemen yanlarına.

“Ay aklı başında bir kızdır Gülsüm, nasıl yaptı böyle bir hatayı tüh tüh!” diye dövünmeye başladı girer girmez.

“Sorma Feriha, sen tanıyorsun Gülsüm’ü. Zaten okuldan başka yere gitmezdi bu kız. Ne ara kiminle anlaştı da gitti? Sana bir şey demiş miydi? Kim bu çocuk?” dedi Gülsüm’ün annesi onun  görür görmez.

“Yok ablam yok! Geldiğinde o kadar da tembihliyordum. ‘Kızım okumana bak, sakın ona buna kanma. Kötü insan çok, sen de safsın kandırıverirler’ diyordum ben hep.”

“Allah razı olsun senden! Gör bak dinlememiş hiç birimizi!” diye ağlamaya devam etti kadıncağız.

“Polise haber verdiniz mi abla? Hani on sekizinden küçük ya Gülsüm ondan dedim.”

“Ağabeyi gelecek bu gün, babası’ vermeyin haber kimseye, şeytan görsün onun yüzünü, kalsın gittiği yerde!’ dedi sabah.”

“Him gelsin ağabeyi o zaman bakalım o ne diyecek? Gülsüm iyi kızdır abla döner gelir sen dert etme!”

Şimdilik işin içine polisin karışmamasına sevinmişti Feriha. Allah muhafaza Halil ya da Gülsüm’ü bulurlar, bunlarda ele verirler miydi Feriha’yı bir an için tereddüt etmişti ama yapmazlardı herhalde. Yine de haberi olsa iyi olurdu olanlardan.

Gülsüm’ün babası ve ağabeyi uzun uzun konuştuktan sonra polisi aramamaya karar verdiler. Kız gönlüyle gitmişti bir zorlama yoktu. Bir yıl sonra on sekizinde olacaktı zaten. Şimdi toplayıp getirseler gene gidecekti hangi zıkkıma gittiyse. Kaldı ki baba çoktan silmişti onu.

“Evlat bu abla, biraz siniri geçsin affeder o da sen merak etme!” dedi Feriha Gülsüm’ün annesine.

Bu arada Gülsüm ilk sabahına uyandığında farketmişti Halil’in kollarındaki morlukları. Kavga ettiğini sanıp telaşlanmıştı.

“Kedim vardı benim eski evde. Onun cırmıkları” deyip geçiştirmişti Halil.

Ayrı evleri olsa da ilk gün kahvaltıya “anneme gideceğiz” deyince kocası kalkıp gitmişti onunla. Zaten cehenneme gitmemiz lazımmış dese düşerdi peşine.

Oraya vardıklarında kahvaltı sofrasını ortada göremeyince, “Erken geldik herhalde Halilim” dedi kocasının kulağına.

“Yok hayatım sen hazırlayacaksın kahvaltıyı adet öyledir bizde.” dedi Halil geçip oturdu erkenden gelen ağabeyleri ve eşlerinin yanına. Hepsi gülümseyerek baktılar Gülsüm’e. En küçük gelin o olduğu için bundan sonra hizmet hep onda olacaktı takip eden günlerde de. Halil her gün sabahtan getirip onu annesine bırakmaya, sonra da iş arayacağım diye çıkıp gitmeye başladı ardından. Akşamına orada Gülsüm’ün hazırladığı yemekleri yiyip, o mutfağı toplayıp kaldırdıktan sonra evlerine dönüyorlardı.

“Halil her günümüz böyle mi geçecek?” dedi o akşam eve döndüklerinde.

“Benim işim yok biliyorsun kendi mutfağımızı açacak paramız olmadığı  için böyle gidecek mecbur. Bir iş bulunca kendi evimizde yer içeriz” dedi oğlan.

Yine bir şey demedi Gülsüm. Halilin kolundaki morluklar geçmek bilmiyordu bir türlü bu arada. Hatta neredeyse artıyor gibi geldi Gülsüm’e.

“Hasta falan olmasın bu adam!” diye düşündü kendi kendine.

Bir daha sordu Halil’e.

“Benim damarlarım derime yakın olduğu için çabuk morarıyor cildim. Sen işine bak merak etme beni!” dedi bu sefer Halil.

Evlilikleri birinci ayına varmadan Halil’in romantizmi, canımı, cicimi bitivermeye başlamıştı nedense. İş bulamadığından strese giriyor diye düşündü Gülsüm kendi kendine. Bu arada kayınvalidesinin evinde yemek, bulaşık derken, halılar, kapılar hepsi geçmişti elinden Gülsüm’ün. Tabi bir de her hafta çıkan çamaşırlar.

Sonra bir akşam Halil onu almaya gelsin diye bekledikleri halde gelmedi kocası. Kayınvalidesi, ağabeyleri endişelendiler hep beraber. Derken gelen telefonla Halil’in hastanede olduğu, aşırı dozda uyuşturucu aldığı için komada olduğu haberi geldi. Apar topar koşturdular hastaneye.

“Kocanız bir bağımlı ne  yazık ki, herhalde biliyordunuz önceden. Tedavi olması gerek” dedi doktor onu odasına çağırıp. Eğer bu komayı atlatabilirse, onu bir yere yatırmaları gerekiyordu. Gülsüm’ün ardından doktorun odasına giren ağabeyleri ve annesi ağıtlar yakmaya başladılar birden birde.

“Ben bilmiyordum!” dedi Gülsüm sesi titreyerek.

“Yenge görmedin mi kollarını filan sen bunun?”

“Gördüm, görmesine ama hep kedi dedi, derim ince dedi ben nereden bileyim?”

“Ah evladımı bile bile ölüme sürükledin sen!” diye feryat etmeye başladı kayınvalidesi bu sefer, “Bu oğlan seni tanıyana kadar bilmezdi böyle işler. Şehir yerinde sen mi bulaştırdın oğlumu?” diye Gülsüm’ün üzerine yürüdü bu sefer koridorda.

Gülsüm ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış kalakalmıştı öylece. Ağabeyler, yengeler bir yandan annelerini sakinkeştirmeye çalışıyorlar, bir yandan Gülsüm’e bakıyorlardı gözlerinden ateş saçarak.

Halil’in uyandığı haberi gelince unuttular Gülsüm’ü koştular yanına.

Halil yeminler etti bir iki kez kullandım diye. Öyle bağımlı falan değildi. Denemek  istemişti sadece, acemilik olduğundan bilememişti dozu. Öyle bir yere yatırılmasına falan gerek yoktu. İkna etti hepsini böylece. Alıp döndüler eve.

Hastaneden çıktıktan sonra iyice değişti oğlanın huyu. Önce yok yerlerden bağırıp, çağırmaya sonraları dayaklar başladı. Adı müptelaya çıktı diye iş vermiyorlardı şimdi de.

“Sen çalışacaksın!” dedi bir akşam Gülsüm’e.

“Ne iş yapacağım ben?” dedi Gülsüm iki gözü, iki çeşme.

“Temlikçilik bulmuş annem sana. Onlara gideceksin.”

Annesi geldi aklına Gülsüm’ün ve onun yıllarca söyledikleri. Yandı yandı kavruldu içi ama artık çok geç kalmıştı her şey için.

Kayınvalidesinin bulduğu işlere gitmeye başladı. Önceleri çok yorulsa da, sonraları alıştı bedeni. Akşam dönünce doğru kayınvalidesine gidiyor sofrayı kuruyor, bulaşığı topluyor. Sonra evlerine dönüyorlar, Halil kazandığı parayı elinden alıveriyordu. Kollarındaki morluklarda hiç bir azalma olmadığını görüyordu Gülsüm. Kocası duymadan kayınvalidesine söyleyecek oldu.

“Oğluma iftira atma!” diye patlattı kadın tokadı suratının ortasına. Gözünde kocaman bir morluk oluştu.

O gün haftada bir gittiği avukatın evine gidecekti. Ağlaya ağlaya düştü yola. Kadın kapıyı açar açmaz bastı çığlığı.

“Gülsüm, kızım ne oldu senin gözüne!”

“Düştüm abla” diye başını eğip girdi içeri Gülsüm.

Avukat Engin hanım orta yaşın sonlarında çok iyi bir kadındı. Gülsüm’ün gittiği diğer evlerdeki kadınlar gibi kibirli değildi. Her davaya bakmasa da hatır kıramayıp hâlâ bir kaç dava alıyordu ama artık çoğunlukla evdeydi. Dinlenmek  istiyordu.

Yıllarca aile davalarına baktığından, çok duymuştu “Düştüm”, Kapıya çarptım” muhabbetlerini.

“Niye ağlıyorsun o zaman hâlâ? Çok mu acıyor?” dedi kızı kolundan yakalayıp.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s