Kime güveneyim – Bölüm 2

Bir kaç gün sonra okuldan dönerken yakaladı Feriha  yine Gülsüm’ü.

“Gülsüm, kafeye gittim dün. Halil senin sordu”

Gülsüm’ün günlerdir aklından çıkmıyordu Halil zaten. İçinde su kaynatıyorlar gibi fokurduyordu midesinin tam üzeri. Taşıp ağzına gelecekti neredeyse. Fokurdayan sudan bir taşım yayıldı içine sıcacık Feriha ablanın söylediğini duyunca.

“Ne dedi abla?” dedi heyecanla.

“‘O gün yanındaki güzel kız gelmeyecek mi bir daha?’ dedi”

“Ya!”

“Ya! Çok beğenmiş seni. Bende söyledim komşumuzun kızı, şöyle iyi, böyle iyi”

“Abla sağol, öyle iyisin ki!”

“Sen ayarla, gidelim gene beraber.”

“Tamam”

Annesinin Suzan hanıma gittiği gün için anlaştılar daha sonra yeniden Feriha ablayla. Feriha abla kırmızı hırkasını verdi bu sefer ona giyinsin diye. Saçlarını da fırçayla düzeltip, gözlerine kalem sürdü.

“Vallahi peri kızı gibi oldun Gülsüm!” diyerek çırptı ellerini kızın üzerindeki işi bitince.

Gülsüm’de çok beğenmişti yeni görüntüsünü. Annesi bu gözlerine sürdüğü kalemi görse gebertirdi onu. Gelince hemen temizleyeceklerdi. Mahalleli görmesin diye bir de güneş gözlüğü verdi Feriha abla ona.

Beraber kafeye gittiler yeniden. Halil onları görür görmez geldi masalarına.

“Bir daha gelmeyeceksiniz diye çok korktum” dedi Gülsüm’ün gözlerine bakarak. Gülsüm sandalyede eridi bitti, aktı gitti döşemenin çatlaklarından.

Halil siparişlerini alıp gittikten sonra, “Mesut gelecek birazdan, Halil senin için izin almış öğleden sonra. Ben sana kaş göz edince, şu kasanın önündeki masaya geçersin. Halil size ayırmış bu gün orayı. Tamam mı?”

“Abla ben ne konuşacağım onunla? Ya bir gören olursa. Biz de burada otursak olmaz mı?”

“Kız olur mu öyle şey? Sevgililer başbaşa otururlar.”

“Biz sevgili miyiz ki?”

“Öylesiniz elbet!”

Demek böyle kolay olunuyordu sevgili. Gülsüm’üm yüreği ağzından çıkacak gibi oldu Feriha abla kaş göze başlayınca. Masadan yavaşça kalkıp, geçti söylenilen masaya. Birazdan Halil geldi. Önlüğünü çıkarmış elinde kırmızı tek bir gül tutuyordu.

“Senin güzel dudaklarından ilham alsın diye getirdim bu gülü, yoksa senin yanında utancından hepsi solar.” diyerek oturdu masaya ve gülü bıraktı Gülsüm’ün önüne.

Gülsüm mahcup bir şekilde uzanıp aldı gülü. Hayatında hiç böyle sözler duymamıştı daha önce. Halil’in eli uzandı çenesine kaldırdı başını.

“Yüzüme bakılmayacak kadar  çirkin miyim?” dedi gülerek.

Gülsüm’ün gözü kalkana kadar ayrılmadı Halil’in yeşil gözlerinden. Takıldı kaldı. Ne konuştular, ne yaptılar bilemedi. Feriha abla gelip kaldırdı sonunda.

“Haydi kız, kalmak mı istiyorsun yoksa? Saat altıya geliyor”

Sonraki iki hafta Suzan hanımın günü olduğunda gittiler yine kafeye. O gün Halil “Bir hafta değil bin yıl geliyor bana bu ayrılıklar, başka zamanlar görüşemez miyiz, başka yerlerde?” dedi tam ayrılırlarken.

Feriha abla da duymuştu delikanlının söylediğini. E haftada bir bir saatcik görüşmek azdı hakikaten de.

Gülsüm’ün annesi ve babasını ne yapacaklardı? Yol boyunca düşündüler kafa kafaya verip.

“Sen en iyisi arada bir okulu as. Herkes yapar öğrenciyken. Okul saati kadar vaktiniz olur Halil ile düşünsene. Herkes seni okulda bileceğinden de kime peşine düşmez ne dersin?”

“Zaten derslerim çok kötü Feriha abla. Annem kızıp duruyor.”

“Kız çalışırsın sen akıllısın. Hem Allahaşkına görmüyormusun dört numaradaki Sema’yı. Üniversite bitirmiş, yıllarca it gibi çalışmış afedersin. Bak haline. Sürünüyor zavallı. Elelame lif, şal örüyor da geçinebiliyor. Bunu yapmak için onca yıl okuyup, çalışmaya ne gerek var? Haksız mıyım şekerim? Bak ben ortaokuldan sonra okumadım. Kocam ondan iyi kazanıyor. Gül gibi geçinip gidiyorum. Takma kafana sen bunları.”

Sema hanımı düşündü Gülsüm. Kadıncağızın emekliliğine üç yıl kala, iş yerinde sorun yaşadığından ayrılmak zorunda kalmıştı. Yaşı ilerlediği ve şu kriz dedikleri şey olduğu için de bir türlü başka iş bulamayınca çareyi evde ona buna bir şeyler örmekte bulmuştu Feriha ablanın dediği gibi. Kirayı zor ödüyordu, tek başına yaşadığı halde yetmiyordu kazandığı. Emekli maaşı bağlanana  kadar böyle idare edecekti zavallı. Yapacağı başka iş yoktu. Okuyanın hali de okumayandan farklı değildi aslında. Bir annesi babası göremiyordu bunları nedense. Şimdi Sema hanımın durumunu söylese ağzının ortasına çarpardı annesi.

Annesi de okumamıştı Gülsüm’ün okutmamışlardı daha da doğrusu. On altı yaşında gelin etmişlerdi zaten. Önce ağabeyi doğmuştu. Onun doğumunun ardından şehire gelince, ikinci çocuk için beklemişlerdi biraz. O yüzden geç doğmuştu Gülsüm. Annesinin emekliliği de yoktu. Evlere temizliğe gittiği için sigortası yatmıyordu.

“Sen oku kızım!” diyordu sürekli, “Ben gibi olma! Bak ağabeyini zar zor sıraya kattık. Senin geleceğin için çalışıyoruz babanla. Yoksa şurada tencerede pişirir, şurada kapağında yeriz. Sen üniversiteye bir başla hele, diplomanı al eline. İşte o zaman rahatlayacağız biz. Güzel de bir işe girersin Allah’ın izniyle.”

İşe girse, sonu Sema hanım gibi olacaktı demek yine de.

“Sema hanım da çalışırken kenara köşeciğe bir para koymamış mı kız Feriha abla?” diye sordu düşününce.

“Koymuştur mutlaka ama üç kuruş maaşla zaten ancak geçiniliyor Gülsüm. Kadın kira evlerinde bunca yıldır. Bir ara da nişanlanmış ayrılmış herhalde. O herifte yemiş bunun parasını tabi. Yine de hâli ortada işte. Sen, ben daha iyi durumdayız yeminle. Hayatı bitmiş onun” diyerek bir kahkaha attı Feriha abla, “Düşünsene şimdi onu alsam kafeye gitsem, kim bakar ona bundan sonra?”

İş işten geçmişti hakikaten Sema hanım için. Kırk yaşını geçmişti çoktan. Annesinden bile büyüktü. Bu yaştan sonra kim bakardı ona? Gözlerinin yanlarıyla, altlarında kırışıklıklar vardı zaten. Makyajda yapmazdı öyle çok. Saçını da ensesinden toplardı bir tek. Ne açtığını, ne de başka model yaptığını görmemişti Gülsüm.

O sırada  yanlarından sokağın sonunda oturan Sibel hanım ile arkadaşı Demet hanım geçtiler. Feriha abla selamladı başıyla ikisini de.

“Bak! Bunlar lise mezunu, belki değiller bile. Her gün süslenip, püslenip geziyorlar. Oluyor demek ki. Sen paradan haber vereceksin canım benim. Tahsil insanın karnını doyurmuyor. Bakma sen Halil kafede çalışıyor ama Kırıkkale’de ailesinin bağları varmış anlatır hep. O burada yaşamak istediği için çalışıyor. Yoksa paraya ihtiyacı yok zaten. Evin en küçük oğlu. Kıymetlisi. Hepsi üzerine titriyor abilerinin. Bir biri geliyor, bir biri. Her geldiklerinde cebine de para koyuyorlar. Kafede görüyorum ben.”

Konuşa konuşa evin önüne geldiler sonunda. Gülsüm okulu asıp Halil ile buluşmaya ikna olmuştu yol boyunca. Feriha ablanın bilgisayarından konuşacaklardı gününü. Gülsüm’ün evinde bilgisayarı, cebinde de telefonu yoktu ne yazık ki. Okuldaki herkesin bir telefonun vardı oysa. Almıyordu babası. Hem pahalı olduğundan, hem de “Neye ihtyacın olsun senin telefona?” diyordu. Evden okula, okuldan eve giderken olmuyordu sahiden de. Arkadaşlarının ellerindeki telefonlara özenerek bakıyordu sadece. Onlar okul dışında da konuşup görüşebiliyorlardı tabi. Şimdi Halil vardı. Ona da lazımdı telefon ama babasına böyle söyleyemezdi. İyi ki vardı şu Feriha abla. O olmasa ne ergenlik yaşatırdı bu evdekiler insana, ne de aşk!

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s