Gölge gelin – Bölüm 3

Emine ağabeyinin adını duyunca kıyamadı yine, onun için şehirde çok eziyet çekmişti garip. Başlık parası borçlarını kapatmaya da anca yetmişti muhtemelen. Hiç değilse karısının koluna bir bilezik takmış derdi köylü. Arkasını kontrol edip Mücella hanımın görmediğini anlayınca, çıkarıp verdi birini kıza.

Satı kaptığı gibi attı çantasına bileziği.

“Ablam benim ver elini öpeyim, Allah’a emaanet ol!” diyerek döndü arkasını koşarak çıktı apartmandan. Cayarda geri ister diye korkmuştu belli ki.

“Bu son olsun Fatma, başka gelen giden istemem ona göre!” dedi Mücella hanım içeri dönüğünde.

Yoktu ki zaten kimsesi, istese de gelemezlerdi.

Elinden geleni yapsa da ne kızlar ne de Mücella hanımı memnun edebiliyordu. Yine de kızları her sabah okula hazırlıyor, saçlarını tarıyor, en sevdikleri şeyleri pişirmeye özen gösteriyordu. Kızlar sevdikleri kekleri, pastaları görünce sevinecek gibi oluyorlar, sonra babaanneleri ile göz göze gelince hemen suratlarını asıyorlardı. Yinede lopur lopur götürüyorlardı hepsini.

Halil bey sabah erkenden işe gidiyor akşamda gelip yemeğini yedikten sonra biraz televizyon izliyor uyumaya gidiyordu. Mücella hanım oğlu yatmaya gidene kadar eksilmiyordu evlerinden.

Kızlar babaları gelir gelmez onun boynuna atlıyorlar, Yiğit’de arkalarına geçip sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Allah var Halil bey ona da sarılıyordu kızlar çekilince.

“Ne yaptın bakalım oğlum?” diyordu her akşam geldiğinde. Yiğit tam ağzını açıp anlatacağı sırada kızlar araya girip babalarını meşgul ediyorlardı. Emine de oğlu üzülmesin diye “Gel sana mutfakta süt vereyim” diyerek çekiyordu oğlanı aralarından.

“Kızım hep kendi oğluna çalışma, bak bunlarda evlat” demişti bir kez Mücella hanım imalı imalı. Bir türlü sevememişti Yiğit’i nedense. Hem kendi horluyor hem kızları dolduruşa getiriyordu sürekli ona karşı. Fatma aşağı Fatma yukarı bütün gün emirler veriyordu ona. Camın önündeki çiçeği sulayışına kadar karışıyordu. Kendi evine yatmadan yatmaya gittiği için eşini dostunu da oğlunun evinde ağırlıyor. Hayırlı olsuna altınla gelenin altınını da cebine atıyordu..

Emine’nin kolundaki bileziklerden birinin eksikliğini bir hafta sonra farketmişti.

“Fatma, Hüsniye yengegilin taktığı bilezik nerede yok kolunda?” dedi kızın koluna yapışarak. Emine’nin yüreği ağzına geldi birden ama Satı’nın öğrettiği gibi, “Bilmem düşürmüşüm herhalde ana!” deyiverdi panikle.

“Kız ne düşecek koca bilezik kolundan? Ne yaptın söyle çabuk?” diye üzerine yürüdü Emine’nin. Allah’tan Halil daha çıkmamıştı evden de karısı ile annesinin arasına girdi hemen.

“Anne dur yapma, çıkar bir yerden. Kız evden bir yere mi çıktı ne yapacak bileziği? Gelen giden de senin misafirin zaten, onun kimsesi yok”

Oğlu araya girince geri çekildi Mücella hanım. Öyle ya kızı bu eve soktuklarından beri kapı dışarı çıkmamıştı daha. Bileziği evden çıkaracak hali yoktu. Gelenlerden biri mi sokmuştu cebine acaba?

“Sen ver o kolundakileri bana yeter taktığın gördü herkes, götürüp kendi evime saklayayım ben. Burada canları tehlikede” dedi bu kez.

Halil annesine ters ters baksanda bir şey demeyip çekildi aralarından. Emine kolundaki bütün bilezikleri çıkarıp verdi kadına. Bir hışım aldı Mücella hanım, “Geliyorum şimdi!” diyerek geçti hızlıca kendi evine.

“Sen aldırma ona!” dedi Halil bey Emine’ye bakıp. Kızları sarılıp öptü çıkmadan. Annesinin olmayışını fırsat bilip, Yiğit’i aldı kucağına, kaldırıp öptü yanaklarından. Çocuğun sevinci görülmeye değerdi o an.

“Akşam gelince oynarız de mi baba!” dedi sevinçle ve sımsıkı sarıldı adamın boynuna.

“Oynarız evlat!” deyip indirdi onu yere.

Kızların yüzlerindeki bakışı farketti sonra.

“Sizle de oynarız, kardeşinizi mi kıskandınız yoksa” dedi gülerek.

“O bizim kardeşimiz değil!” dedi kızlar koro gibi.

Mücella hanım kapıdan geri girince, “Haydi anne görüşürüz!” diyerek çıktı Halil bey kapıdan.

“Kızım şu oğluna sahip çık, bak üzülüyor kızlar” dedi Mücella hanım kızlara gidip sarılırken.

Yiğit’de gidip annesine sarıldı. O da bir türlü sevememişti Mücella hanımı. Zaten kim olduğunu bu evde niye durduğunu da anlamamıştı. Emine Mücella hanımın yanında bir kez o senin büyükannen demiş hemen atlamıştı kadın “Hayır değilim bana öyle demesin!” diye. O gün bu gündür onun bir namıda olmadığı için ne diye sesleneceğini de bilmiyordu çocuk. “O kadın” diye bahsediyordu annesine bir şey söyleyeceği zaman.

Gelen giden, evin işi derken günler öyle hızla akıp geçiyordu ki, Emine Tuncer’i çok özlediğini hissediyordu geçen zaman boyunca. Satı’da ararım demişti ama gittiklerinden beri hiç sesi çıkmamıştı. Emine’ninde kontörü olmadığından arayamıyordu. Zaten böyle giderse kapanacaktı hattı  da.

Mücella hanımın misafirlerine çay dağıttıktan sonra, beş dakika odalarına geçip, valizinden Tuncer’in kazağını çıkardı. Yere çöküp kokladı doya doya. Onun sevgi dolu gözlerini hayal etti. Şimdi köyde mutlulardır diye düşünüp gülümsedi.

Mücella hanım odanın kapısından kafasını uzatıp, Emine’yi yerde oturmuş, gözleri dolu dolu bir erkek kazağını koklarken görünce başından aşağı kaynar sular döküldü ama misafirlerin yanında ses etmedi.

“Nezmiye hanıma bir seccade ver ordan!” dedi ters ters.

Emine elindeki kazağı hemen valizine koyup itti yatağın altına, eski gelinin kıyafetlerinin hemen altındaki çekmece de duran seccadelerden birini çekip götürdü salona.

Misafirler Halil’in gelmesine yarım saat kala kalktılar. Emine hem bulaşıkları kaldırmak hem de akşam sofrasını kurmak için mutfağa girdi hemen. Halil geldiğinde daha mutfaktaki işini bitirememişti.

Kızın mutfakta oyalanmasını fırsat bilen Mücella hanım, kapıdan girer girmez oğlunu çekti salona sus işareti yaparak.

“Ah sorma oğlum!” diyerek bu gün karşılaştığı manzarayı abartarak anlatmaya başladı, “Bu kızışmış eski kocasını unutamıyor zahir, vah benim kadersiz oğlum!” diye dövünmeye başladı.

Bir anda başka bir erkek sözünü duyunca kabardı Halil’in damarındaki kan. Annesinin söylediği gibi doğruca yatak odasına gitti, çekti valizi yatağın altından. Kaptığı gibi koştu mutfağa, “Bu mu yani? Çok mu özledin erini?” deyip ocağı yakmak için kullandıkları çakmağı alıp tutuşturdu ucunu öfkeyle.

“Dur Halil bey evi yakacaksın!” diye zor kaptı elinden kazağı Emine. Yere düşen ve alevler içinde kalmış kazağı terliği ile basıp söndüremeyince, yıkadığı tasın birine çeşmeden su doldurup döktü üzerine.

Tuncer’inden kalan son hatıranın ancak yarısı kalmıştı geriye söndüğünde. Göz yaşları içinde aldı kazağı yerden, Halil’in yanında geçip bir poşete koydu kazağı ve yatak odasına götürüp soktu valizinin  içine. İstediği sonucu görmekten memnun Mücella hanım, ilk kez erken çıktı evine o akşam. Allah’tan çocuklar görmemişti olanları. Halil kazağın yeniden valizdeki yerine girmesine iyice sinirlendi. Vurdu çıktı kapıyı annesinin ardından.

Gece yarısına doğru geri geldiğinde, çocuklar çoktan uyumuş, Emine’nin gözleri ağlamaktan balon gibi olmuştu.

Halil içeri girince çevirdi başını diğer tarafa, ne dedilerse yapmıştı, ağabeyini uzaklara göndermişti. Ne istemişlerdi bir eski kazaktan?

“Utanmadan birde başını çeviriyorsun öyle mi?” dedi Halil.

“Utanılacak ne yaptım ben?” diye ilk kez sesini yükseltti Emine.

“Daha ne yapacaksın, eski kocanın kazağına sarılıp ağlıyormuşsun!”

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s