Gölge gelin – Bölüm 1

“Ah Emine abla, yemin ederim çok inatçısın! Bak Tuncer’in halini görüyorsun. Adam çift mesai çalışıyor o haliyle, yine de yetemiyoruz hiç bir şeye. Sırf senin için kalktık geldik köyümüzden ama bu şehir bizi yedi bitrdi. Gel şu Mücella hanımın oğluna “He!” de. Biz de kurtulalım, sen de kurtul!”

“Satı kızım iyi diyorsun Tuncer’e ben de çok üzülüyorum ama şimdi nasıl evleneyim bilmediğim bir adamla pat diye, oyun değil ki bu. Hem Yiğit ne olacak üvey baba elinde. Daha bacak kadar sabi o.”

“Tamam da abla, bak benim üç oğlan ser sefil burada, hamur yemekten hamur beyinli oldular yemin ederim. Tuncer desen dili yok işte garibin. Ne deseler yapıyor gene de memnun edip hakkını alamıyor. Hasta oluyor sürekli sen görüyorsun işte. Mücella hanım yüklüce bir başlık parası vereceğiz, kollarına bilezikleri dizeceğiz demiş. Borç gırtlakta abla, bari Tuncer için kabul et. Hepimizi kurtar!”

Emine düşüncelere daldı bazlamanın hamurunu yoğururken. Tuncer ile köyde büyümüşlerdi. Tuncer ondan üç yaş büyüktü. Doğuştan dilsizdi garip. Erkek oldu diye sevinmişti babaları önce, sonra çocuğun dilsiz olduğu anlaşılınca onu bir odaya kapatmıştı, “Çıkma sen insan içine!” demişti doğrudan yüzüne. Emine’yi de erkek olur umuduyla yapmışlardı. O da kız olunca Mümtaz bey iyice sinirlenmişti. İki çocuğunu da hiç sevmedi ömrü boyunca. Emine’yi ilk isteyene verdi zaten. Tuncer’de Satı’ya aşık olunca evden gitsin diye ona da hiç itiraz etmedi.

“Yedikleri haram bu işe yaramazların!” diyordu hep onlar için.

Tuncer’e sevdiği şeylerden götürürdü gizlice akşam olunca. Kendi payının yarısını ayırır ona verirdi. Tuncer’de ona çok düşkündü. Ağabeydi ama öyle sert bir ağabey olmadı hiç bir zaman. Onları hiç sevmeyen babalarına karşılık hep ortak oldular dayaklara, acılara, aşağılanmalara. Biri dilsiz, biri kız diye tükendi çocuklukları baba işkencesiyle. Tuncer dedin mi akan sular dururdu Emine için. Kocası Yiğit daha kucağındayken onu bırakıp kaçınca karısı ve üç oğlunu alıp gelmişti hemen yanına. Ben çalışır hepimize bakarım demişti yüreğiyle. Satı’nın hakkı vardı. Köydeki düzenlerini bozmuş gelmişlerdi buraya, şimd onun sefilliğini paylaşıyorlardı hep beraber. Yine de dul, çocuklu bir kadına neydi bu ilgi anlamamıştı Mücella hanımı da. Ne diye kız oğlan kız almıyordu oğluna da illa onu istiyordu. Hem de bunca başlık parası altın bilezik vaad ederek.

“Hüseyin kapıyı aç baban geldi herhalde!” diye bağırdı Satı kapı sesini duyunca.

“Dur ben açayım.” dedi Emine elinin ununu silkeleyip. Hem bir su dökerim ağabeyimin ellerine serinler.

Tuncer yorgun argın gülümsedi Emine’yi görünce.

“Hey gülüşüne kurban, rengini soldurdu şehir senin!” diye aldı onu içeri Emine.

Ellerine banyo denilmeyecek ama yine de yıkanmalarına yettiği yerdeki kovadan soğuk su döktü. Yaralar, çizikler içindeydi nasırlaşmış elleri garibin. Şimdi karnını doyurup bir iki saat uyuyacak, sonra yine gidecekti inşaatta gece nöbetine.

“Gene eli yüzü yara içinde kalmış” dedi Satı’nın yanına geri dönünce.

“Abla işte bak gör o can parçası ağabeyinin halini! Düşün, bak kadın haber bekliyor senden kaç gündür. Cayacak sonra, kaçacak güzelim fırsat. Başlık parasıyla öderiz tüm borcu. Biz köye döneriz yine. Sen de Yiğit’i alır yeni evine geçersin. Kira derdi de kalmaz. Yalnız Mücella hanımın bir şartı varmış demedi deme sonra?”

“Neymiş şartı?”

“Bizim eve girdikten sonra daha akrabasını göremez demiş!”

“Ağabeyimi de göremeyecekmişim yani?”

“Emine abla kız ne diyorum deminden beri. Köye döneceğiz biz zaten. Sene de kaç kez göreceksin Tuncer’i. Ben seni arar haberleri veririm. Kadın şimdi öyle diyor belki sonra değişir hem.”

Emine önündeki hamura daldırdı ellerini yine, mayalı hamur sakız gibi çatırdayarak  sesler çıkardı ellerinin arasında. Akşama gene bazlama ile zeytin yiyeceklerdi. Hakikaten çocukların hepsi toslama gibi şişmişti köyden geldiklerinden beri hamur yemekten. Hepsinin rengi solmuştu güneşe hasret rutubetli dört duvar arasında. Okulda da eziliyorlardı garipler.

Yiğit küçüktü daha bu sene başlayacaktı anaokuluna, hiç bir şeyin farkında değildi o. Ne bulsa yiyordu zaten. Öyle şikayet etme huyu da yoktu. Bir babasını soruyordu sürekli “Ne zaman gelecek?” diye.

“İşi var gitti!” demişti Emine ona çaresiz. El kadar çocuğa adamın onları terkedip gittiğini nasıl anlatacaktı. Büyüdüğünde söylerdi nasılsa. Şimdilik böyle bilse daha iyiydi. İyiydi ama o da gelsin diye tutturuyordu işte ara ara. O zaman dayısı onu kucağına alıyor, olmayan diliyle anlatıyordu bir şeyler. Sakinliyordu dayısının kucağında. Susup oyuna dalıyordu sonra. Şimdi elin adamına baba diyebilecek miydi bu  çocuk? Derin bir iç geçirdi, naylon tastaki hamurun üzerine serdi el bezini güzelce kapattı kenarlarını ışık almasın diye. Satı’da sipariş aldıkları gözlemeleri hazırlıyordu bir yandan. İki kadın Tuncer’in kazandığı yetmeyince, isteyene yapıyorlardı arada bir.

“Abla!” dedi Satı yine, “Düşüneceksin değil mi?”

Emine baktı dertli dertli Satı’nın yüzüne. Ne çok istiyordu zavallı köyüne dönmeyi. Aslında sen de gel deyiverse o da giderdi onlarla köye. Sanki ne vardı şehirde kalıyorlardı burada. İçten içe biliyordu Satı’nın rahatsızlığını, onunla oturmak istemiyordu kız. Haklıydı belki de, kocasının dul kardeşi ve çocuğunu yük etmişti şimdi kendine. Köyde ailesi ile mutlu olacaktı. Onları çağırmak istemiyordu belli ki. Kendi köyüydü gidecekleri yer zaten. Emine’lerin kimsesi kalmamıştı köyde anası babası göçmüştü çoktan. Ordaki evi satıp Satı’nın köyünde ev almışlardı Tuncer’e otursunlar diye. Emine zaten şehirde olduğu için ağabeyi rahat etsin istemişti. Satı’nın anasının evi de duruyordu köyde. Yine de gel demiyordu Emine’ye, “kocaya var” diyordu sanki dul çocuklu  haliyle çok kolaymış gibi.

Haklıydı üstelik, Tuncer’in ellerini düşündü yine. Tuncer için haklıydı, şu çocuklar için haklıydı. Emine’nin zaten sefil olan hayatında daha sefil ne olacaktı ki. Bir Yiğit üzülsün istemezdi üvey elinde. Onu da çok üzerlerse belki köye yollardı dayısının yanına, ona da bir şey demezdi herhalde Satı.

“Abla cevap vermiycek misin?” dedi Satı yine dalıp giden Emine’yi unlu elleriyle dürterek.

“İyi ya, Emine ablam kabul etti dersin” deyiverdi bir anda.

“Ay abla! Vallahi ömrümce unutmayacağım bu iyiliğini. Dur hemen çocuklarla Tuncer’e söyleyeyim köye döneceğimizi, bak nasıl sevinecekler”

“Kız dur bir kadınla konuş hele. Ortalığı kaldırma şimdi ayağa. Bakarsın vazgeçer, umutlanmasın çoluk çocuk!”

“Ay tamam abla ya, heyecandan ne dediğimi biliyor muyum ben. Şu işimi bitireyim, hemen çıkar yukarı söylerim Gülsüm’e. O Mücella hanıma haber uçurur.”

“Allah sonumuzu hayır etsin!” diye mırıldandı Emine kendi kendine. Şu Tuncer ile ailesi bir kurtulsun. Sonra Yiğit ile bakacaklardı başlarının çaresine. Dönüp baktı oğlana, dayısının makaralara ve tellerle yaptığı arabayla oynuyordu kendi kendine. Satı’nın oğlanları ders çalışıyorlardı sedirde.  Bütün notları zayıf olduğu için fırça yemişlerdi annelerinden. Hiç sesleri çıkmıyordu.

Köylerinde alıştıkları gibi rahat rahat oynar, okurlardı artık.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s