arkası yarın

Balkız – Bölüm 2

Ayşe öğretmenin köy için sosyal medya üzerinden istediği kitaplar, gelmeye devam ederken, Balkız hepsini okuyordu bire bir.

O gün yine kitap almaya gittiğinde, Ayşe öğretmeni gelenleri ayırırken buldu. Kütüphaneye konması uygun olmayanları ayırıp kenara koyuyor, uygun bulduklarını raflara diziyordu tek tek.

Ayrılmış kitaplar arasından üst üste konmuş yeşil kapaklı büyük olanları dikkatini çekti Balkız’ın.

“Bakabilir miyim?” dedi öğretmenine.

“Bak tabi, onları ebeye vereyim dedim ama bilmem bakar mı? Sağlık ansiklopedisi, gazeteler verirdi eskiden.”

Tahta sıraların birine ilişip karıştırdı Balkız sayfaları teker teker.

“Merak ettiğin bir şey mi var?” dedi Ayşe öğretmen.

“Yok öyle bakıyorum öğretmenim.”

“Doktor olacak herhalde bu kız.” dedi Ayşe öğretmen içinden ; “İstiyorsan senin olabilir onlar da, ebenin bakacağını sanmıyorum.”

Teşekkür edip aldı kitapları Balkız, yazmalarından fırsat buldukça baktı ara ara. Fehmi’de kızının doktor olacağını düşünmüştü elinde koca koca sağlık ansikopedileri görünce. Sınava girmesine de bir yıl kalmıştı zaten.

“Besime, kızımız doktor çıkınca göreceğim ben anamı.” diyordu gevrek gevrek gülerek.

Iraz ana herkese karışmayı pek severdi ama tüyü düşse ebeye koşardı “Yandım!” diye. Öyle de tatlıydı canı. Torunu doktor çıkınca kıymetli olacaktı mutlaka.

Güldü Besime kocasının sözüne.

“Iraz ana bu, bulur gene bi kusur sen merak etme!”

Zaman  hızla akıp gitti köyde. Balkız hikayesini tamamlamış, Bedri öğretmenine teslim etmişti. Bedri bey okulun müdürü ile konuşup, Balkız’ın okul adına yarışmaya katılması için gerekli tüm işlemleri tamamlamıştı. Şimdi sonucu beklemeye gelmişti sıra. Olur İstanbul’dan iyi haber gelirse, o zaman ödül töreni için oraya gideceklerdi.

Balkız’ın baş dönmeleri, bulantıları ve ağırları artmaya başladı iyice. Babası ilçeye gidelim bir doktora gösterelim diye tuttursa da ; “Yok babam, çok yordum herhalde kendimi. Yarışma sonuçlanana kadar dinleneyim geçer.” diye geçiştiriyordu onu kız.

Besime köyün ebesiyle konuşmuş, onun söylediği gibi otları kaynatıp içirmeye başlamıştı her akşam Balkız’a. Bu tuhaf kokulu karışım iyice midesini bulandırsa da, anasının hatırı için ses etmeyip içmişti o da.

Üç hafta sonra köye gelmişti Bedri öğretmen müjdeyi vermeye. Balkız’ın hikayesi dereceye girmişti ama kaçıncı olduğunu oraya gittiklerinde öğreneceklerdi. Tören boyunca orada kalacakları otel, otobüs biletleri ve diğer belgeler bir hafta sonra okula ulaştırılacaktı. Çoğu şehir dışından gelen öğrenci ve ailelerinin İstanbul’u gezip görmeleri için de bir şehir turu yapılacaktı önden.

Balkız’ın sevinç çığlıkları doldurmuştu evi. Ayşe öğretmeninden dinlemişti denizin ne kadar güzel olduğunu. Gün içinde rengini değiştiren kocaman bir su vardı İstanbul’da. Üzerinde kocaman demir gemiler geziyordu bacalarından dumanlar tüterek. Köyün deresinin üzerindekinden onlarca büyük bir köprü vardı, üzerinden  arabalar ile geçiyordu insanlar. Hepsini gözünde canlandırmıştı bir bir. Zaten bazılarının resimlerini kitaplardan da görmüştü ama kendi gözüyle görmek başka olacaktı.

“Ah en çok istediğim şey o demirden gemilere binmek ana!” diyordu sürekli. Yolculuk gününe kadar yere göğe sığmadı evin içinde. Neşesi yerine gelmişti, gelmesine ama rengi sarıdan dönmemişti bir türlü.

“Besime, bu çocuk yollarda iyice beter olmasın.” dedi Fehmi karısına endişeyle.

“Ben ebeye gider bir ot isterim yine olmassa.” dedi Besime. O da endişeliydi kocası kadar. Kızın iştahı da kesilmişti iyiden iyiye ; “Heyecandan yiyemiyorum ana!” diyordu sürekli ama anaydı o bilmez miydi evladının yediğini yemediğini.

Ayşe öğretmen tebriğe geldiğinde : “Fehmi ağabey, Balkız’ı bir doktora götürün gitmişken İstanbul’da. Benim bir arkadaşım var. Size onun telefonunu vereceğim şimdi. Haberi de var. Gidin bir baksın çocuğa. Günden güne soluyor bu çocuk.” demişti Balkız’a duyurmadan.

Ayşe öğretmenin de uyarısıyla endişeleri iki kat olmuştu karı kocanın. Balkız öyle heyecanlıydı ki gideceğine, onun ışığını söndürmemek için yanında bir şey demediler. İstanbul’a varır varmaz doktora gitmeyi kafalarına koydular.

Büyük şehirin doktorları anlarlardı şıp diye. Ayşe öğretmen öyle söylemişti.

İstanbul seyahati kesinleşince küplere bindi Iraz ana.

“Bir bunun peşine takılıp şehre varmadığınız kalmıştı. Muhtar uğradı evvelsi gün. Balkıza dünür gelecekler, oturun oturduğunuz yerde!” diye çıkıştı Besime ile Fehmi’ye.

“Ana daha çocuk o, ne dünürü? Hangi devirde yaşıyosun sen?” diye tepki göstermişti Fehmi bu sefer.

“Sen hangi dünyada yaşıyosun asıl! Alaydın Hacer’i şimdi bunların hiç birine gerek kalmazdı. İki tane tarlası var Necip’in. Kızının üzerine yapacak, kime nasip olmuş böyle kısmet.”

“Bak ana, Necip alsın o tarlasını, kime veriyorsa versin. Benim satılık kızım yok! Okuyacak o, biz de kalkıp gideceğiz o nereye giderse!” deyip vurdu kapıyı Fehmi.

Iraz ananın dövünmesini duydu bütün köylü.

“Seni doğuracağıma, taş doğuraydım daha hayırlı olurdu!” diye bağırdı Fehmi’nin ardından.

Fehmi önüne yuvarlanıveren taşa bir tekme savurdu hırsla. Yürüdü girdi kendi evine.

Besime’nin canı sıkılmıştı olanlara ; “Fehmi, anan doğru mu söylüyor acaba? Ben sana bir evlattan fazlasını veremedim. Hacer’i alaydın belki bir erkek evladın olurdu seninde. Böyle elin diline düşmez, ananın ahını almazdın.”

“Besime bir de sen başlama!” diye tersledi önce karısını  Fehmi. Köy yerinde doğdular diye, kaderleri mi olmalıydı bu coğrafya?

Anası okutmamıştı onu da, muhtarın okuyan oğlu en yakın arkadaşıydı Fehmi’nin. Hâlâ haberleşirlerdi. Biliyordu nasıl büyük adam olduğunu onun.

Bir de askerlik arkadaşı vardı Sedat. İstanbul’da bir fabrikada çalışıyordu oda. Askerlikten beri kopmamıştı bağları. Çoluğu çocuğu al gel derdi her zaman. Onunda iki oğlu bir kızı vardı. Avukat çıkacaktı kızı okul bitince. Oğlanlar okumamıştı ama kız okumuştu işte. Buralarda kadın erkek çalışıyor Fehmi demişti o da. Herkes çocuğunu en iyi okullara gönderiyor. Bak biz okusaydık şimdi bu fabrikada işçi olmazdık.

Bu köyün sınırlarını aşan herkes biliyordu eğitimin ne denli önemli olduğunu. Köyün kahvesine muhtarın taktırdığı televizyondan dinlemişti o da bir kez. Iraz ananın  dünyadan haberi yoktu. Sanyordu ki tüm dünya buncağız. Burada doğup, burada ölmeye mecburdu köylüler. Devlet desteği kesince ürünün de bereketi kalmamıştı zaten. Köylü de memnun değildi ki hayatından. Töre uğruna yaşamlarını kurutacaklardı burada köyle beraber. Ancak kendilerine ekiyorlardı iki yıldır. Şehirdekilere başka yerlerden alıyorlardı buğdayı, samanı.

Toplasan iki inek kalmıştı köyde. Emine her gün özel ot toplayıp besliyordu onları ahırda. Hayvanlar çayır görmüyordu. İlçedeki bir yerle anlaşmıştı her gün gelip alıyorlardı sütü Emine’den.

Ne kalmıştı köyde kalacak. İşsizlikten kahveye dadanmıştı köyün erkekleri. Muhtarın televizyonu akşama kadar ötüyordu tepelerinde. Daha televizyon görmemişti köyün kadınları. Bazen kahvenin yanından başlarını kaldırıp bakıyorlardı göz ucuyla.

Fehmi gelip anlatıyordu bazı akşamlar, seyrettiklerini. Her gün gitmeden de, uğruyordu kahveye o da.

Anasını severdi Fehmi, inat etmese onu da alır giderdi başka yere. Yaşlanmıştı Iraz ana, bu köyde doğup büyümüş, en çok komşu köylerdeki düğünlere gitmişti. Beş evlat büyütmüştü. Üçü  bu köyde evlenmişti.  Kızları yukarı köyde vermişti gelin. Altı ayda bir ya geliyorlardı, ya gelmiyorlardı. Böyleydi adet. Kızı bir kere verdin mi giderdi. Şimdi Balkız için istiyordu aynı kaderi.

(devam edecek)

 

 

Kategoriler:arkası yarın, Balkız

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s