Balkız – Bölüm 1

Doğu Anadolu’nun soğuk ikliminde, kar kalkmadan açan kış çiçeklerine Kardelen adı verilir​

Tüm kardelenlere selam olsun…

Uzak yemyeşil bir köyde, sac kaplanmış damının altında, dört duvarı  taş örülmüş bir eve misafir olacağız bu hikayede. Dokuz aylık zorlu  bir gebeliğin ardından sancılı çığlıklarla başlayan bir hayatın hikayesi bu dinleyeceğiniz.  Hazırsanız, evin hemen önündeki dutun dibinde yerlerimizi alıp başlayalım seyreylemeye.

Taş evin yatak odasında alnından terler damlayarak uğraşıyordu köyün ebesi işini yapabilmek için. Yaz sıcağının tam orta yerinde, Besime’nin üçüz bebeklerinin sadece birinin çığlıkları yükselebilmişti açık pencerelerden gökyüzüne. Diğer iki oğlancık gün yüzü göremeden, geldikleri cennete dönerlerken. Bir tek Balkız cesaret edebilmişti dünyaya  gelmeye.

Ebe Besime’nin kanamasını durduramayınca edememişler, kaptıkları gibi ilçeye, hastaneye götürmüşlerdi ikisini de.  Rahmini ilçe hastanesinde bırakıp kucaklarında biricik kızları ile dönmüşlerdi evlerine. Köy yerinde az rastlanır bir şansla bir evin, bir kızı olarak büyümüştü Balkız böylece.

Iraz ananın tüm ısrarına rağmen dinlememişti oğlu Fehmi.

“Soyumuz kuruyacak, soyumuz! Bak herkesin kaç canı var kuyruğunda. Senin bir tutarın şu kız. Almadın bir kuma şu gelinin üzerine!” diye ne kadar söylense de, Fehmi karısı Besime ve canı kadar sevdiği kızı ile devam etmişti hayatına yıllar boyunca.

“Kız kısmısı okuyup ne olacak?”larla devam etse de cümleler, Fehmi tüm bunlara  direnmiş, kızını sonuna kadar okutup adam etmeye yemin etmişti kendi kendine.

Yemyeşil köyün bir avuç insanı için yapılmış derme çatma ilkokulundan sonra, ilçedeki ortaokula, ardından liseye vermişti Balkız’ı. Her sabah ve akşam hiç erinmeden götürüp getirmişti. Anasının karnında üçte bire razı Balkız, sanki kardeşlerinin de azmini alıp gelmişcesine meraklıydı okumaya ve öğrenmeye. Öyle ki, okuldaki bütün öğretmenleri farketmişlerdi onun bu özelliğini.

“Fehmi bey, aman bu kızın  eğitimini kesmeyin. O ileride çok başarılı bir vatan evladı olacak!” diyordu Ayşe öğretmen sürekli. Eline geçtikçe ders dışında kitaplar veriyordu Balkız’a okuması için.

Okudukça, yazmaya da merak  salmaya başlamıştı çocuk. Akşam olunca yağ lambasının ışığında kaleminin gölgesi kağıdın üzerinde  sönene kadar yazıyordu usanmadan. Bedri bey okulda edebiyat öğretmeniydi Balkız’ın.

“Yaz kızım!” diyordu, “Usanmadan, oku ve yaz!”

Fehmi ile Besime’nin göğüsleri gurula doluyordu evlatlarının bu başarısna. Varsın bilmesindi köy yerindekiler eli kalem tutmanın kıymetini. İlçeye varıp duysalar koskoca öğretmenlerin kızları için söylediklerini anlarlardı belki.

“Bir kızla kaldığın yetmiyormuş gibi, okut bir de bunu ki, dili pabuç gibi olsun! Seni beni beğenmez yarın göreceksin! Bak bunun yaşında beşik sallıyor ötekiler. Tarlada tırpanda iş görüyorlar.” diye feveran  etmeye, dert yanmaya devam ediyordu Iraz ana.

Neyi anlamıyordu bu oğlan bilmiyordu. Yarın ne koca beğendireceklerdi bu kıza, ne hayat. Ben şehirde yaşayacağım diye tutturacaktı, çalışacağım da derdi bunca okuduktan sonra. Besime ile Fehmi mi süreceki o vakit tarlayı tapanı. Kimin yanına sığacaklardı köyde.

Akılsız çıkmıştı bu oğlan düpedüz. Aklına Besime sokuyor bunları dese, onun aklı kendine kadardı zaten. On dört yaşında gelin almışlardı Besime’yi. Bileydi kuru bir toprak olacağını almazdı Iraz ana elbet ama soyunda yoktu ki onun gibisi.

Gülbahar’ların Hacer vardı, gül gibi kızdı. Besime kısır düşünce, Fehmi’nin gözünün içine bakmıştı onu alsın diye. Besime’de rahat ederdi hem. Nuh demiş, peygamber dememişti oğlan. Kesin bu ilçedeki öğretmenler bulandırmışlardı oğlanın aklını. Gide gele, pek bir muhabbetli olmuştu hepsiyle. Yok onu dediler, yok bunu dediler. Dilinden düşürmüyordu hiç birini. İnsan anasının sözünü bırakıp, elin sözünü tutar mıydı hiç? Dinlemişti işte. “Balkız’ım” demişti başka bir şey dememişti. Torundu elbet bir şey demiyordu Iraz ana ama bir erkek evladı olmayana da adam denir miydi? Alaydı Hacer’i, bir oğlan koyaydı karnına, ilçeye mi götürüyor okutmaya, şehire mi  götürüyor ağzını açmazdı.

Kız dediğinin saçı uzun, aklı eksik olurdu. Okutsa da adam olmazdı.

“Sen de kız çocuğu değil miydin be ana?” demişti Fehmi bir kez ağzını açıp.

Kızılcık bastonuyla kovalamıştı onu. Bir kızı yer göğe sığdıramadığı yetmezmiş, el sözünden çıkmazmış gibi bir de anasına laf iteliyordu hayta. Elin yüzüne bakamaz olmuştu köyde.

Gülbahar cadısı, Hacer’i almadılar diye içlenip ; “İlçede okullarda kız erkek kucak kucağa oturuyorlarmış Iraz ana? Doğru mu diyorlar?” diye laf iteleyince, oracıkta öldüm sanmıştı.

“Hadi oradan! Hadsiz!” diye kovalasa da Gülbahar’ı. Akşamına yapışmıştı Fehmi’nin yakasına.

“Anne! Çocuk bunlar! Elbette yan yana oturdukları oluyor sıralarda, öğretmen başlarında hepsinin.” demişti Fehmi sakin sakin.

Bir de böyle geniş olmuştu oğlan bu kızdan beri.

“Fesupanallah!” diyordu sürekli içinden. Bunların bir iş edeceği yoktu, iyisi mi kendi bir şeyler yapmalıydı tez elden.

Balkız’ın yazdıkları geliştikçe, Bedri bey onun yazdıklarını İstanbul’da düzenlenen liseler arası bir hikaye yarışmasına göndermeyi teklif etti. Yarışma baharda olacağından, Balkız’ın yazmak için daha epeyce vakti vardı. Eğer anne ve babası kabul ederse, okuldan başvuruyu yapabilirlerdi. Yalnız yarışma vakti kalkıp İstanbul’a gitmeleri gerekiyordu. Tabi Balkız dereceye girerse.

Balkız heyecan içinde nefesi kesilerek anlattı anne ve babasına öğretmeninin söylediklerini. İkisinin de pek okuması yoktu ama Bedri bey öyle diyorsa vardı elbet bir bildiği.

Balkız bir yandan okuyor, bir yandan yazıyor. Bedeni küçük güzel köyde büyürken, zihni bedenini aşıp dünyaya erişiyordu.

Baş ağrılarıyla, mide bulantıları çoğalmaya başlayınca, anası  ; “Balkızım yorma kendini bu kadar, söndür şu lambayı da uyu artık.”  diye yalvarıyordu bazen. Yine de dinlemiyordu kız.

Kendisi de biliyordu ilkokul bittikten sonra iyice artmıştı bulantılarla, baş ağrıları. Gözleri de kararıyordu aslında ama demiyordu bir şey kimseye. Hasta deyip okuldan ayağını keserlerse çok üzülürdü o zaman. Daha öğreneceği çok şey vardı onun. Öğrenip o da çocuklara öğretecekti ileride. Çocuklara, büyüklere artık kim ne öğrenmek isterse. Okudukça anlıyordu köyün sınırları kadar değildi hayat.

Koskocamandı. Öyle kocamandı ki, denizler, dağlar, evler, insanlar, diller vardı daha bilmedikleri. Çok gezenlerin bile ömrü yetmiyordu hepsini öğrenmeye. Yine de ne öğrense kârdı onun için.

Köy okulunun derme çatma  kütüphanesine yeni kitaplar istemişti Ayşe öğretmen. Balkız’a da ne zaman istersen gel oku demişti. Zaten Balkız’dan başka kitaplara ilgi gösteren olmamıştı köyde. Bir kaç çocuk alıp eve götürse de, fırsat vermemişti evdekiler. Onlarda alıp geri getirmişlerdi.

“Burada okuyun çocuklar!” demişti Ayşe öğretmen onlara.

“Koymuyor babamız!” demişlerdi ağız birliği etmişcesine.

Çok bilenin, eli iş tutmaz diyordu köylüler. İlkokul okusunlar, okumak lazımdı elbet. Devlet kapısında bir iş olup, iki satır yazmak için gerekiyordu. Ötesine gerek olmazdı buralarda. Atalarından ne öğrendilerse yetiyordu yaşamalarına.

Muhtarın ortanca oğlu okumuştu. Okuyupta yâr olmamıştı köyüne. Üniversite diye gitmişti önce, sonra geri gelmemişti. Muhtar da pişmandı oğlanın üzerine  düşüp okumasına izin verdiğine ama diyemiyordu el içinde.

“Adam oldu çok şükür!” diyordu soranlara.

“Öyle adam olmaz olsun! Atasını toprağını tanımayan adam kime hayır etmişte muhtar hindi gibi kabarıyor. Bakmayın siz onun öyle dediğine, elindeki oğlanlar olmasa, kaldıydı sap gibi ortada şimdi!” diyordu Iraz ana ondan için.

(devam edecek)

Balkız – Bölüm 1’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s