Baktığın ben miyim ? – Bölüm 2

“Varsın saçı başı dağınık olsun. Varsın kire pasa bulansın. Sonunda bana bulaşmayacak mı onun dağınığı, teri pisliği. Bir ağacın kökünde düzen arar mısın söylesene, dağların dizilişinde var mı bir düzen? Toprağı temiz diye mi seversin, yağmur değdiğinde kokusunu içine çek. Çamura bulaşıyor mu nefesine o zaman?”

Selim işi gücü bırakıp, hayranlıkla dinlerdi Ali’yi böyle konuşmaya başladığında. Uyuduğu odada sakladığı bir kütüphane dolusu kitap mı söyletiyordu ona bunları, yoksa adamın yüreğinden mi dökülüyordu bilmiyordu. Dünya duruyormuş gibi geliyordu sadece. Dünya duruyor, Ali onu baştan yaratıyordu gözlerinin önünde.

Bazen kardeşine kurmaya çalışıyordu aynı cümleleri eve gidince. Aklında kaldığı kadar söylüyordu bir şeyler. Tekin öyle memnun oluyordu ki o konuşunca, gözleri parlayarak dinliyor sonra bir şarkı mırıldanıyordu kendi kendine.

Hiç bir yerden duymadığı bir melodiydi bu Selim’in. Tekin bir yerden mi duyup, sarmıştı diline, yoksa ruhundan mı yükseliyordu bu sesler bilmiyordu ama susup dinliyordu kardeşini.

Ali’nin hayalleri ve yüreği, Tekin’in müziği olmasa elin pisliği, dünyanın kiri, hayatın yükü eziyordu ruhunu.

Babası onları ilk bırakıp gittiğinde, üst sokakta kedi besleyen kadının, kapının önüne döktüklerini toplayıp getiriyordu eve. Kadının çalıştığı lokantadan  getirdiklerini bahçe duvarının önüne döküşünü takip ediyor. O içeri girer girmez koşup topluyordu hepsini.

Geçen gün hemen yanındaki apartmana ütüye gittiğinde görmüştü bahçe duvarının önündeki yemek artıklarını yine. İçi sızlamıştı. Kediler bile yememişti akşamdan beri orada bekleyen artıkları. Şimdi en  azından kazanıyordu az çok, gidip alıyordu bakkaldan, manavdan iyi kötü bir şeyler. Bazen manavın attıklarından da topluyordu ama olsun. Şu yerdeki artıklardan kurtuldukları gibi, bir gün de manavın artıklarından kurtulacaklardı.

Tekin bu dönemde iyice kurumuştu zaten. Doğru düzgün çalışmayan bağırsakları, sokaktan toplanmış, kurumuş yiyecekleri sindiremiyordu zaten. Şimdi aldıklarının iyisini yine ona ayırıyordu. Ayırıyordu ama çocuk günden güne eriyordu yine de.

Sokağa çıkacak hali olduğu zaman Ali abisi bazen dükkana götürüyordu onu. Öyle mutlu oluyordu ki öyle zamanlarda. Bütün akşam anlatıp duruyordu Selim’e.

Tekin’i almaya gittiği bir akşam üzeri görmüştü Ali abinin anlattığı afeti devranı dükkanda. Gerçekten de önce sokak sonra kahve susmuştu o dükkana girmeden önce. Bütün başlar kapıya dönünce,  o da başını çevirmişti. Kapının ardından vuran ışığın önünde bir kara melek gibi önce gölgesi düşmüş, ardından yoğun bir parfüm kokusu yayılmıştı içeriye.

“Muzaffer sen yine mi buradasın?” demiyordu da, gözlerini Ali’nin siyah gözlerine dikmiş ; “Ben senin için yaratıldım.” diyordu sanki.

Ali’nin ona bakıp güldüğünü görünce, kapatmayı akıl etmişti bir karış açık kalan ağzını.

Bütün gece başını yastığa gömüp ağlayacağını bilmeyecekti kimse. Bir kız olarak dünyaya gelip, sırf ailesini korumak ve kurtarmak için kız bedenini, kısacık saçları ve babasının eskileri içine saklayarak Selim olduğunu bilen bir annesi vardı. Tekin’de biliyordu aslında ama yıllardır ablasını hep erkek kıyafetleri ile görünce o da unutmuştu onun kız olduğunu. Selim diyordu artık doğrudan. Annesi de Selim diyordu gerçi. Kendi hariç hepsi unutmuşlardı o on sekiz yıl önce doğan Selin’i.

Selin olsa onca eve başına bir iş gelmeden girip çıkabilir miydi? Yeri geliyor gece yarısına kadar bulaşık yıkıyordu mahallenin işkembecisinde. Sarhoşu, azgını her  tür adam gelip sarmısağa buluyorlardı nefeslerini orada. Midesi bulanıyordu bulaşık suyuna karışan sakatatın, sarmısağın kokusundan ama erkek adam öğürmez diye yutkunup duruyordu.

Erkek bedenine bile göz diken olmuştu çoğu kez. Neyse ki ucuz atlatmıştı hepsini. İki yıl önce Ali yan komşuları olduğundan beri hatırlamıştı yeniden bir kız olduğunu. Erkek gibi evine girip çıkıyor, kız gibi temizliğini yapıyordu. Erkek erkeğe sohbetlerini dinliyordu  onun. Ali’nin bilmesine gerek yoktu zaten kız olduğunu. İyi adamdı Ali, bir zararı dokunmazdı bilse de ama bilip ne yapacaktı?

Şimdi en azından kaçması gerekmiyordu ondan, evine  girdi diye laf söz de olmuyordu. O ailesi için her işi yapan bir erkek çocuğuydu bu mahallede nasılsa. Ali de seviyordu onu zaten. Kardeşi gibi görüyordu muhtemelen ama zaten kız da olsa anca öyle görürdü. O dükkana gelen afetten sonra dönüpte erkek bedenli bu kız çocuğunu mu sevecekti sanki. Bedeni erkek olsa yine iyiydi, artık ruhu bile unutmuştu kız olduğunu. Bir yüreği hatırlıyordu işte. O da Ali’yi her gördüğünde, o kadar.

Heyecandan elleri titremesin diye suya sokuveriyordu bazen onun yanında. Allah biliyor ya Mukaddes teyzenin evinden daha çok özeniyordu onun işini görürken. Bazen içinden onun karısı olduğunu hayal ediyordu. Akşam Ali işten gelecek beraber mutlu yuvalarında sofralarını kurup karınlarını doyuracaklar. Sonra sevgi ile sarılıp uyuyacaklardı. Ütüsünü yaparken seviyordu gömleğini pantolonunu. Ne güzel anlatıyordu anlatınca aşkı o da. O afetin görünüşünü kendine verselerdi bir dakika ayrılmazdı peşinden Ali’nin herhalde. O da öyle yapıyordu zaten.

Afetin sokaktan  geçisi kadar şenlikli olmasa da, Ali de sokağa çıktı mı tül perdelerin arkasından hayran hayran onu izleyenler olduğunu biliyordu Selim. Beyaz keten gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvıyor. Yüzünün bir yanına dökülen siyah saçlarını eliyle geriye atıp: “Bu dünyanın sahibi benim.” diyordu sanki her adımında. Öyle özgüvenli ve mağrurdu ki duruşu, onun duruşunun yarısı Selim’de olsa, en çok insana benzerdi herhalde.

Neyse ki evde banyodaki sırları dökülmüş kırık aynadan başka kendini görebileceği bir şey yoktu da, sadece yüreği varmış gibi yaşayıp gidebiliyordu insanların arasında. Bazen dükkanların önünden geçerken gözü takılıyordu vitrindeki gölgesine, kaçırıyordu gözlerini.

Ne yapacaktı kendini görüp sanki, insanın illa kendini görmesi gerekse gözleri başının önünde olmazdı herhalde. Gözün başkasını görsün diye dışarıda, gönlün kendini görsün diye içerdeydi. İşte o gönül gözüyle bakmaya çalışıyordu her gün kendine.

Geçerken bütün mahalleyi sallamıyordu belki, hatta  kimse farketmiyordu belki onu ama ağaçlar, köpekler, toprak yol tanıyordu onu.

Ali’nin dükkanını gördükten  sonra, Tekin’e de bir bilgisayar alsalar mı diye danışmıştı ona.

“Alabilirsin elbette ama var dükkanda işte. Ne zaman istiyorsa alır götürürüm ben  onu.” demişti Ali.

“Evet ama garibin her zaman çıkacak canı olmuyor ki Ali abi.”

“Oğlum kenara koyduğunu da baban kapıyor gelip neyle alacaksın sen o makinayı? Az daha belini doğrult hele. Bak ben kaç yılda geldim bu noktaya. Acele etme, kaçmıyor Tekin” deyip caydırmaya çalışmıştı onu.

“Hı, hı” dese de, caymamıştı o. Mukaddes teyzenin evine saklardı belki parayı, ondan başkası girip çıkmıyordu nasılsa oraya. Mukaddes teyzenin de yataktan koltuğa, koltuktan yatağa gidecek hali vardı ancak. Evin bir yerine sokuştursa kimsenin ruhu duymazdı. Oğlu geliyordu arada bir ama adam evde bir şey olmadığından emindi zaten. Kurcalamazdı beş dakika durup gidiyordu aldıklarını bırakıp.

Geçen terzinin önünden geçerken ütücü arandığını okumuştu vitrinde ama : “Olmaz o it!” demişti Ali, “Vermiyor çalıştırdığının parasını, habire ilana çıkıyor sonra.”

(devam edecek)

Bölüm 1

https://gulserenkilincyazar.com/2018/08/01/baktigin-ben-miyim/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/08/02/baktigin-ben-miym-bolum-2/

Baktığın ben miyim ? – Bölüm 2” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s