Hiç vakit kaybetmeden sarmaşığın diğer tarafına dolandılar ve gördükleri sarmaşık perdenin altına eğilip girdiler, beş on adım sonra az önce diğer taraftan gördükleri kayalığın açıklığına ulaşmışlardı.
“Sence yer altına mı iniyor?” dedi Enes heyecandan nefes nefese kalmıştı.
“Bilmiyorum birazdan göreceğiz” dedi Alper öne geçti ve açıklığa doğru temkinle yaklaştı. Işık yanmadığı ve sarmaşıklar ay ışığını kestiği için çok az görebiliyorlardı. Açıklıktan içeri girince telefonunun ışığını yaktı. Burası bir mağaraydı gerçekten.
Peşinden gelen Enes “Neden bu bizim aklımıza gelmedi anlamıyorum” dedi yüksek sesle. Alper başını iki yana sallayarak ilerledi biraz daha “Burada sıkışıp konuşmadıklarına göre, bir yerlere geçiliyor olmalı” dedi telefonun ışığını mağara duvarlarında gezdirirken. Enes’te kendi telefonunu çıkardı ve aramaya başladılar.
Alper onun koluna dokunup, yerdeki izlere tuttuğu ışığı gösterdi ve eliyle takip etmesini işaret etti. Ayak izlerini görmeye çalışarak ilerleyince bir kapının önüne geldiler. Yürüdükleri yol aşağı doğru eğilimli olduğundan şimdi yerin biraz daha altına inmiş olmalıydılar. Kapının üzerine ışığı tutunca ahşaptan yapılmış özel bir tasarım olduğunu fark ettiler, hemen göz hizasında, kol düğmesinin üzerinde gördükleri sembol yer alıyordu.
“Ne bunlar ya? Gizli bir tarikat mı kurmuşlar?” dedi Enes, ikisi de kapıyı inceliyordu ama kapının açılması için bir kol ya da anahtar sokulacak bir deliği yoktu. Işığı gezdirirken parlayan küçük cam parçasına bakınca bunun bir sensör olduğunu anladılar. Kapı muhtemelen içeri girecek ziyaretçileri bu sensör aracılığı ile tanıyor ve açılıyordu.
“Vay arkadaş!” dedi Enes yine, “Biz ne yaşıyormuşuz bunca zamandır!”
“Ya da ne yaşamıyormuşuz!” dedi Alper’de aynı şaşkınlıkla
“İçeri nasıl gireceğiz!” diyerek sensörün önüne geçip kendini gösterdi ama hiç bir şey değişmedi.
“Zorlarsak bir şeyleri aktif edebiliriz” diye yanıtladı Alper, “Muhtemelen yüz tanıyor”
“Bunca saat bunun için mi bekledik yani? Elimiz boş döneceğiz!”
Alper kafasını toparlamaya çalıştığı için cevap vermedi. Sensör yüz de tarıyor olabilirdi, göz de bundan emin olamazlardı.
“Düğme yanında mı?” dedi sonra heyecanla.
“Düğme mi?” dedi Enes onun ne düşündüğünü hemen anlamıştı, ceplerinden birinden bulup çıkardı düğmeyi. Alper sorana kadar onu cebine attığını bile unutmuştu aslında, pantolonu yıkamaya da vermediği için düğme kalmıştı cebinde.
Alper düğmeyi dikkatlice çevirip, sensöre doğru uzattı. Kapıdan küçük hareketlenme sesi geldi önce ve sonra yavaşça yana doğru kayarak açıldı.
“İşte bu!” diyen sesi yankılandı mağara duvarlarında Alper’in.
Onlar içeri girer girmez kapı kendiliğinden kapandı.
“Bir yerlerde bir aydınlatma şalteri falan vardır” diyerek Enes etrafı taramaya başladı, Alper’de çember şeklinde düzenlenmiş masaya bakıyordu. Masanın üzerinde küçük akıllı tabletler vardı ve her sandalyenin önüne birer tane bırakılmıştı. Enes şalteri bulup kaldırınca içerisi tamamen aydınlandı ve ikisi de kurulan düzeneklere hayretle baktılar. Duvarın bir kenarına kurulmuş ileri teknoloji sistemler, elektriğin gelmesi ile açılmış ekranlara bir anda toplantıda ele alınan konularla ilgili görüntüler yansımıştı. Heyecanla farklı ekranların başına geçip incelemeye başladılar. En sondaki ekranda Enes’in fotoğrafı ve kimliğini gösteren bilgiler yer alıyordu. Alper fark edince hemen oraya gitti ama okurken yüzündeki tüm ifade değişti. Enes onun yüzünün aldığı hâli görünce hemen onun yanına koştu ve o da gördü aynı şeyleri.
“Tam babamdan beklenecek hareket” dedi nefretle dişlerinin arasından.
“Hepimiz çoktan çiplenmişiz!” diye mırıldandı Alper, ekranı kaydırdıkça hepsinin tek tek dosyalarının olduğunu gördüler. Yaptıkları, konuştukları her şey raporlanmış ve sisteme kaydedilip tek tek profilleri çıkarılmıştı.
Saatler boyunca tüm bilgileri tek tek incelediler. Şehirde çiplenmeyen çok az insan vardı ve bunlardan biri de Alper’in kardeşi Zuhal’di.
“En azından o güvende” dedi Alper gergin bir sesle, yirmi beş yaşına gelen herkesin çipi aktif ediliyordu. Enes’in yirmi beşinci doğum gününe sadece bir ay kalmıştı ama onlar sürekli bir arada olduklarından, koşullar gereği hepsinin çiplerinin aktif edilmesine karar verilmişti. Sistemin varlığını fark etmiş olmaları ana nedendi ama daha üst bir yer tarafından belirlenmiş protokollere sadık olmaları gerektiği hazırlanan raporlardan anlaşılıyordu ve bu protokole göre acil durum olmadığı sürece kimsenin çipi yirmi beş yaşından önce aktif edilmiyordu.
“Hepinizin başını ben yakmış oluyorum” dedi Enes sıkıntıyla, gördükleri, öğrendikleri ikisini de darmadağın etmişti. Çipleri yapay zekalar yönetiyordu, böylece belirli sınıfa dahil insanlar hiç sıkılmadan aynı hayatı sürekli tekrarlayabiliyordu. Anneler, işçiler, memurlar. Sadece üst kademe şehir yetkililerin çipleri sınırlı kontrol sağlıyor, gerekmediği sürece ki bu gereklilik sadakat ile ilgiliydi, kendi kararlarını almalarına imkan tanınıyordu. Elbette kurucuların hiç birinde çip yoktu.
“Herkesi robota çevirmiş bunlar!” diyen Enes’in öfkesinin giderek yükseldiği sesinden anlaşılıyordu.
“Sakin ol, sonra öfkeleniriz, şimdi ne öğrenebiliyorsak hepsine bakalım. Çiplerle ilgili teknik bilgilere ihtiyacımız var. Onları nasıl devre dışı bırakacağımızı bulmamız gerek. Görünen o ki, tarayıcı yapıp test etmek için vaktimiz kalmamış.”
Enes derin bir nefes aldı ve haklı bulduğunu gösteren bir baş işareti yapıp bir başka bilgisayara geçip taramaya devam etti. Onlar çipler hakkında bir şeyler ararken önlerine görüp şok olacakları onlarca bilgi açılıyordu. Her birinde saniyelerle ekrana bakıp, toparlanmaya çalışıp arayışlarına devam ediyorlardı ama ikisi de allak bullak olmuştu. Alper annesinin ölüm raporunu görünce oturduğu sandalyeden düşecekti neredeyse, sıkıntıyla saçlarını karıştırmaya başlayınca Enes yine fark etti onun halini.
Alper’in annesi nanoçiplerin sinir sistemine verdiği zarardan dolayı intihar etmişti. Bu zarar tespit edildiği halde müdahale edilmemiş ve onun ölmesine neredeyse izin verilmişti. Sistemde zayıf halka istemiyorlardı. Alper’in annesi gibi başka dosyalarda vardı aynı klasörlerde. Çoğunlukla kadınlarda fire veriliyordu. Enes’in annesinin durumu, Lale’nin annesinin tuhaflıklarını açıklıyordu bu. Günün ilk ışıkları yükselip dronlar harekete geçmeden çıkmaları gerektiği için son ana kadar bulabildikleri her şeye baktılar, fotoğraflarını çektiler. Nanoçipin yapısını da bulmuşlardı ama yüzleştikleri onca şeyden sonra sevinecek halleri bile kalmamıştı mağaradan çıktıklarında. Alper annesi ölüme giderken gösterilen vurdumduymazlığa çok kızgındı. “Zayıf halka” kelimesi aklından çıkmıyordu. Enes’in de aklı çok karışık canı çok sıkkındı. Diğerleri duyunca ne yapacaklardı bakalım. Bir kaç saat uyuduktan sonra atölyede buluşmak için sözleşip evlerine döndüler. Herkes uyuduğu için fırça yeme faslı sabaha kaldı.
Zuhal ağabeyinin sesini duyar duymaz, kapısını aralayıp çıkmıştı koridorda. Alper hiç bir şey söylemeden ona sımsıkı sarıldı hemen. En azından onun güvende olması içini rahatlatmıştı.
“Ne oldu? Nereden geliyorsun, bu halin ne? Bu sarılma da neyin nesi şimdi?” dedi Zuhal fısıldayarak.
“Sonra konuşuruz, haydi git uyu güzel meleğim” dedi Alper onun saçlarını okşayarak ve sonra kardeşini bırakıp odasına girdi ve kapıyı kapattı. Uyuyabileceğini hiç sanmıyordu ama biraz dinlenmeli ve yalnız kalmalıydı.
Enes odasına girer girmez, nanoçipin planlarını incelmeye başladı. Uyuyarak kaybedecek vakit yoktu. Çipler aktif olduğu anda hepsi diğerlerine benzeyecek ve kaybolup gideceklerdi. Doğduğu güne hep söylenirdi ama doğum gününden hiç bu kadar nefret etmemişti. Yaşadıklarını düşündükçe gözleri dolsa da, duygularına kapılıp yenik düşmemek için kendiyle mücadele ederek çipi incelemeye başladı. Hayatlarındaki her şey sahteydi ve yakında farkına bile varmadan bu sahteliğin bir parçası olacaklardı. Onlara yapmaları gereken işler ve günlük hayatın standart rutinleri dışında bir şey yüklenmeyecekti. Tüm renkleri, tüm canlılıkları yok olacaktı. Belirlenen eşlerle evleneceklerdi. Kurucuların görevini protokollere uygun devam edecekler ve aynı şeyi kendi çocuklarına da yapacaklardı. Kendilerinden başka herkesi sistem için feda ediyorlardı.
“Alçaklar” diye hırladı kendi kendine, “Göstereceğim hepinize gününüzü!”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.