Lale’nin annesi Elvan hanım, kızı içeri girer girmez hızlı adımlarla yanına gitti, sesinin içerilerden duyulmayacağını başıyla dönüp kontrol ettikten sonra kolunu tuttu.
“Anne ne oluyor? Bir şey mi var?” dedi Lale merakla, zaten bütün gün kafası allak bullak olduğundan annesinin bu garip hareketine bir anlam veremiyordu.
“Engin’ini bize geldikleri günden sonra hiç aradın mı?”
“Don Kişot’u mu? Hayır niye arayayım”
“Don Kişot’ta ne? Engin’i diyorum hani bize geldiler ya davet ettim” dedi Elvan hanım fısıldayarak.
“Neyse anladım. Aramadım diyorum. Ne oldu, niye fısıldıyorsun?”
“Aramanı istiyorum. O çok iyi bir çocuk. Yurt dışında okumuş. Söylesene kaç kişi var burada yurt dışında okumuş?”
“Anne sen gerçekten ciddi misin bu konuda? Hiç ilgimi çekmiyor, bana ne yurt dışında okuduysa? Bu onu özel yapmıyor”
“Kızım sen akıllı bir kızsın. Yurt dışı diyorum. Buradan çıkmış diyorum, başka yerler görmüş diyorum”
Lale’nin gözleri büyüdü birden, dışarıda neler olduğunu görmüş olan biriydi Engin. Annesinin yüzüne baktı şaşkın şaşkın.
Elvan hanım bir anda hiç bir şey olmamış gibi “Eve çok geç gelmeye başladın son günlerde” dedi duygusuz bir sesle, “Biraz daha özen göstermeni istiyorum, baban akşam yemeklerinde seni evde görmek istiyor” dedi ve dönüp içeri doğru gitti başka bir şey söylemeden.
Lale olduğu yerde şaşkın şaşkın baktı annesinin arkasından. Bir yandan aklı Engin’in buradan çıkıp da nasıl yurt dışında okumuş olabileceğini sorgularken, bir yandan günlerdir konuştukları dışarıda neler olduğuna dair sorularını çağırıyordu tek tek. Dışarı çıkmış biri vardı aralarında zaten. Peki ya annesi? Lale’nin yıllardır sorduğu sorulara cevap verecek birini mi aklına sokmaya çalışıyordu. Bilinçli mi yapıyordu bunu, yoksa içindeki kızını evlendirme dürtüsü mü harekete geçmişti. Az önce fısıldayıp, sonra birden durağanlaşıp, her zaman ki soğuk tavrına bürünmesi bir numara mıydı? Aklı mı gelip gidiyordu bu kadının.
Annesinin peşinden yürüyüp, salona geçtiğinde babası ile göz göze geldiler. Annesi çoktan babasının yanındaki yerini almış, gözleri neredeyse boşluğa bakar gibi ona bakıyordu.
Babasının yanında annesine bir şey soramadığı ve salonda da çoktan girmiş bulunduğu için gidip karşılarındaki koltuğa oturdu.
“Bir şey mi diyeceksin?” dedi babası ona dik dik bakıp.
“Yemeği kaçırdığım için özür dileyecektim” dedi Lale hemen, “Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım sanırım.”
Arda bey bir kaç saniye ona baktıktan sonra “Bundan sonra daha dikkat edersin” diyerek elindeki kitaba geri döndü. Lale gözlerini annesine çevirdi hemen bir işaret ya da bir his yakalamak için ama Elvan hanımın yüzündeki ifade hiç bozulmadan duruyordu bir maske gibi.
“O zaman odama gideyim” diyerek kalktı yerinen ama annesine soru sormak için içi içini yiyordu, “Anne? Odamı biraz sadeleştirmek istiyorum ama yardımına ihtiyacım var. Gelip benimle bir göz atmak ister misin?” diye sordu.
Hem Arda bey, hem Elvan hanım dönüp baktılar yüzüne, yıllardır ona söyledikleri halde, Lale ısrarla her şeyi saklamak ve odasını istediği gibi doldurmak konusunda çok ısrarcı olmuştu.
“Tabi” dedi Elvan hanım, “Nihayet sözümüze geldiğine sevindim” diyerek kalkıp arkasından Lale’nin odasına gitti.
Bu kez sesin duyulup duyulmadığını kontrol ederek, fısıldayan Lale’ydi.
“Şu Engin meselesi için niye bu kadar ısrar ediyorsun?” diye sordu hemen.
“Engin mi?” dedi Elvan hanım az önce konuyu açan o değilmiş gibi, biraz durdu ve sonra yüzünün ifadesi değişti yeniden, “İyi bir çocuk değil mi? Ailesi de çok düzgün bir aile. Senin için uygun bir aday” diyerek durdu. Sanki başka bir şey daha diyecekmiş de hatırlayamıyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
“Hepsi bu kadar mı?” diye üsteledi Lale.
“Niye fısıldıyorsun kızım?”
“Babamın ona ilgim olduğunu düşünmesini istemiyorum da ondan.”
Elvan hanım anlamaz bir yüz ifadesi takındı bu sefer, “Baban zaten beğeniyor bu çocuğu sorun yok. Direnen sensin?”
Lale, annesinin az önceki ruh halini yeniden yakalayamayacağını anlayınca doğrudan konuya girdi “Tamam ben bir görüşeyim bu çocukla aileler olmadan madem”
“Bu gün senin kafana saksı mı düştü?” dedi Elvan hanım gülerek, “Görüş tabi durduğun kabahat?”
“Hani yurt dışında okumuş ya değil mi?”
“Evet tabi ama önemli olan yurt dışında okuması değil, senin bir aile kurman”
“Demin söyledin ya üst üste yurt dışında okumuş diye!”
Elvan hanım yeniden düşünceli bir yüz haline büründü, “Demişimdir, yani aslında pek sık rastlanan bir şey değil biliyorsun. Konu o değil zaten. İyi bir çocuk”
“Tamam anladım” dedi Lale uzatmadan, “Görüşeyim değil mi ben onunla ama nasıl ayarlasak? Aileler olmadan yani”
“Ben söylerim annesine, Engin gelir alır bir gün seni çıkarsınız. Zaten haber bekliyorlar”
“Tamam ayarla o zaman, bakarsın bizim arkadaşlarla da tanıştırırım”
“Canım ne alakası var arkadaşların mı evlenecek, sen bir çık tanı önce?”
“Tabi, tabi haklısın öyle yaparım, sen ara yarın tamam mı unutma!”
“Tabi, tabi” diyerek odanın düzenlenmesi fikrini unutup, dönüp salona gitti annesi.
Lale’nin kafasında kırk tilki dolanmaya başlamıştı bir anda. Şu telsizler yapılmış olsa şimdi herkese ulaşır anlatırdı yaşananları ama yarını beklemesi gerekiyordu şimdi. Bunu nasıl düşünememiş olduğuna hayret ediyordu kendi kendine. Engin’in babası şehirde önemli bir kamu görevinde çalışıyordu ve aslında Engin dışında yurt dışında okuyan kimseyi de duymamıştı açıkçası. Nasıl olup da buradan biri şehrin dışına eğitime gönderilmişti? Dahası neden gönderilmişti. Amacı Engin’i tanımak falan değildi elbette, aradığı cevaplara ulaşmaktı.
“Ah! Don Kişot!” diye mırıldandı kendi kendine “Seni nasıl gözden kaçırmışım ben! Ne ayrıcalığın var senin?”
Gece ilerleyince, Alper ve Enes belirledikleri yerde buluşup, toplantı yerini bulabilmek için yeniden keşfe çıktılar. Orman çok karanlıktı, yakalanmamak için ay ışığından faydalanıyorlardı ama ağaçların gölgeleri arasında da karanlıkta ilerlemek hiç kolay değildi.
“Ormana gelip piknik yapmıyorlardır herhalde değil mi? İlla ki gizli bir yer vardır buralarda” diye fısıldadı Enes gözlerini mümkün olduğunca açıp, etrafı tararlarken.
“Bence bu yer altı tünellerine iniyor olmalılar, yer üstünde bir yapı bulacağımızı sanmıyorum”
“İyi de ağa kovuğundan mı iniyorlar, nerede bu iniş yeri?”
“Ne bileyim arıyoruz işte!” dedi Alper biraz gergin bir sesle. Yaklaşık bir buçuk saattir dolaşıyorlardı ama bir ize rastlamamışlardı.
“Yani yer altına bir iniş olsa nasıl bir şey olur onu düşünelim? Kapak mı olur? Ne bileyim bir kaya, ağaç kovuğu mu olur? Keşke yeniden yakalasak da onları takip edebilsek!”
“Onca adamın geçtiği bir yerde bir iz vardır mutlaka” Alper ama o izin ne olabileceğine dair kendisinin de bir fikri yoktu, daha çok Enes’in söylediği toplantı zamanlarını öğrenme konusuna kaymıştı aklı, nasıl haberdar olabilirlerdi ki?
Güneş ise eve gitmiş, eğer bu çipler kullanıldıysa bunu nasıl anlayabilecekleri konusuna kafa yormaya başlamıştı. Arkadaşlarına sakin olalım, çiplerin üretildiğine veya kullanıldığına dair bir kanıt yok dese de, bunu gerçekten anlamanın bir yolu olmalıydı. Nano teknoloji ile üretilmiş bir çipi illa bir operasyonla vücuda aktarmak gerekmiyordu. Nefes yoluyla bile vücutlarına girmiş olabilirdi, yedikleri, içtikleri bir şeyle veya kan yoluyla. Haberleri bile olmazdı ama tespit edilebilirdi mutlaka. Bilgisayarını açıp, konuyla ilgili araştırma yapmaya başladı. Hangi tür çipler olabilirdi bunlar nasıl aktarılabilirdi ve dahası nasıl tespit edilebilirdi? Gece geç saatlere kadar bilgisayarın başından kalkmadı ve bunu başarmak için deneyebilecekleri yöntemler hakkında kendine geniş bir bilgi hazinesi oluşturdu.
Enes ve Alper ise elleri boş olarak evlerine döndüler bir saat daha dolaştıktan sonra.
Hepsi kafalarındaki konuşmak için bir an önce sabah olmasını bekliyordu.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.