Yok Oluşun Eşiğinde – Bölüm 12

Enes sabahı zor etmişti akşam gördüklerinden sonra, sabah Berkay’ın gidip atölyedekilere anlatacağını düşündüğünden gün doğarken kalkıp gitti babalarını gördükleri yere. Sabahın bu kadar erken saatinde dron uçuşları başlamıyordu ama fazla da vakti yoktu. Karanlıkta görünmeyen şeyleri bulabilmesi için en uygun zaman gökyüzünün henüz kızıl olduğu ve güneşin yükselmeye başlamadığı bu saatler olabilirdi.

Sonbaharın serin rüzgarından etkilenmemek için montunun yakalarını kaldırdı ve sessizce girdi ormana. Gece babalarını gördükleri yere kadar ilerledi ormanın içinden, sonra etrafı kontrol ederek ağır ağır o yöne doğru ilerlerdi. Onların yürüdükleri yerde ezilmiş otlar görüp, takip edebileceğini düşünmüştü ama ne yazık ki ormanın o bölgesinde ağaçların sıklığı yüzünden otlar yerine biraz çam iğnesi ve toprak vardı. Çam iğnelerinin sıklığı toprakta ayak izi kalmasını bile engellemiş görünüyordu.

“Hay aksi!” diye söylendi kendi kendine. Yine de geldikleri yönü görmüşlerdi, yani en azından tahmin ediyordu. Onların yürüdükleri yönün aksine geriye doğru giderse bir şeyler bulabileceğinden emindi. Gözünü yerde bulacağını umduğu izlerden ayırmadan ilerlemeye başladı. Onca adamın geçtiği bu yolda mutlaka bir iz kalmış olmalıydı. Yaklaşık beş dakika yürüdükten sonra durdu, hep düz mü yürümüşlerdi acaba, hızlı hızlı düz ilerlerken bir şeyleri kaçırıp kaçırmadığından emin olamadığı için yine ağır adımlarla bu kez etrafı da gözleyerek geri yürüdü. Sonra yeniden ilerlediği noktaya döndü. Güneş iyice yükselmeden tarayabildiği kadar alanı taramak istiyordu, gerekirse ertesi sabah yeniden gelirdi. Gökten zembille inmediklerine göre mutlaka buralarda bir yerlerden çıkmış olmalıydılar.

Berkay da Enes gibi uyuyamamıştı, hem gördükleri hem de gece boyu düşündükleri yüzünden. Sabaha karşı sızıp kaldığı için Enes gibi erken uyanamadı ama gözünü açar açmaz, düşündüklerini anlatmak istediği için atölyeye koştu.

Oraya vardığında Lale, Gülşen, Güneş ve Alper gelmişlerdi. Günaydın bile demeden “Sizinle konuşmam lazım” dedi aceleyle.

Hepsi merakla onun yüzüne baktılar.

“Burada olmaz yani, dışarıda konuşalım bu gün hava çok güzel!”

Az önce sabah ayazını yiyerek atölyeye gelmiş olan gençler birbirlerine baktılar ama ondaki tuhaflığı da fark ettikleri için montlarını alıp, dışarı çıktılar peşinden.

“Ne oluyor?” dedi Alper merakla.

Önce düşündüklerini mi anlatsa, yoksa neden onları dışarı çıkardığını mı anlatsa karar veremedi Berkay ama sesini olabildiğince düşük tutarak, önce neden dışarı çıktıklarını açıklamaya karar verdi ve hızlıca başladı gece düşündüklerini anlatmaya, babasının ona söylediği “Göze batıyorsunuz” cümlesini de dahil ederek.

O sesini kıstıkça diğerleri ne söylediğini anlayabilmek için daha da yaklaşmak zorunda kalınca sonunda bir çember oluştu aralarında.

Daha önce hiç akıllarına gelmeyen izlenebiliyor oldukları düşüncesi hepsinin yüzünü alt üst etmişti. Berkay susunca hepsi doğrulup birbirine bakmaya başladı.

“Paranoyakça geldi biliyorum” dedi Berkay onların sesi çıkamayınca, “Ama size asıl söylemek istediğim başka bir şey var çok daha önemli ve eğer içerisi dinleniyorsa onu da burada söylemeliyim”

Hepsinin kaşları çatık, yüzleri ciddi olarak yeniden yaklaştılar Berkay’a. Berkay bu sefer Enes ile dün gece gördüklerini anlatmaya başladı hızlı hızlı. Bitirdiğinde, “Enes nerede?” diye sordu Alper

“Bilmiyorum gelir birazdan herhalde!” dedi Berkay, Enes’in olmadığını bile fark etmemişti heyecandan.

“Atölyede konuşamayız o zaman artık” dedi Lale’de fısıldayarak.

“İyi ama eğer haklıysa, birden bire atölyeden uzaklaşmamız daha çok dikkat çekmez mi?” dedi Güneş.

“Anlayamıyorum ne işler dönüyor, neden bizi bu kadar kontrollü izlesinler. Yani dün Lale’nin söylediklerinde çok haklılık payı olduğunu düşündüm ben de bütün gece” diye araya girdi Gülşen.

“Sence baban planı bulduğumuzu bildiği için mi böyle söyledi?” diye sordu Güneş merakla Berkay’a

“Bilmiyorum ama dün geceki toplantıdan sonra sormuş olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf” dedi Gülşen, “Her şey giderek daha da tuhaflaşıyor”

“Kendi aramızda bir dil geliştirelim. O zaman atölyede bile olsak, gözetleseler de, gözetlemeseler de daha güvende oluruz. Ne dersiniz?”

“Dil mi? Bir dil öyle kolay uydurulmaz ki, her şeyi anlatabilecek bir dil hem de.” dedi Alper

“Ben sana katılıyorum” dedi o zamana kadar sessiz duran Lale, Berkay’a dönerek, “Bir işler dönüyor kesin, burada bizim bilmediğimiz çok şey var”

“Enes gelsin gidip bakalım o gördüğümüz yere” dedi Berkay

“O zaman içeri geri dönüp Enes gelene kadar havadan sudan bahsedelim de dikkat çekmeyelim bari”

“Enes’i de girmeden uyarmak gerek!” dedi Berkay.

“Tamam bir yolunu buluruz. İçeride nasıl izlendiğimizi bulsak daha iyi olur belki” dedi Alper bu sefer, “Ya görmediğimiz kameralar var ya da dinleme sistemi”

“Burayı eskiden gizli alan olarak kullandılarsa bir sistem illa ki vardır. Berkay ve Enes baksınlar!”

“Tamam ama önce içeri girelim” dedi Güneş. Gerçekten de burayı uzun zamandır kullanıyor olmaları, keşfetmeleri ve anahtarı kolayca bulması onu da şüphelendirmişti iyice. Arkadaşlarını buraya o getirdiği için de sorumluluk ve suçluluk duymuştu içinde.

“Öyle dikkate değer şeyler konuşmadık sadece şüphelerimizi konuştuk aslında bundan bir yere varamazlar” dedi Alper ciddi bir sesle, “Bundan sonra, yani şimdi içeri girince hepimiz düşünmüş ve bunun bir saçmalık olduğuna karar vermiş gibi yaparsak dikkatleri üzerimizden çekilir”

Başlarını salladılar hep birlikte, “Ama kendimize bir yer bulmamız gerek ki artık hiç bir yerin güvenli olduğunu düşünemeyiz ya da gerçekten bir dil bulmamız gerek” dedi Güneş

“Bir dil geliştirsek bile bu daha çok dikkat çeker dinliyorlarsa” diye araya girdi Lale düşünceli bir sesle.

“Tamam o zaman şimdi içeri girip önceki konuşmalarımızın ne kadar saçma olduğu üzerine bir sohbet edip, bu arada başka nasıl devam edebilirizi düşünelim içimizden. Enes gelir gelmez de dışarıda bir şeyler yapmayı uydurup çıkarız, ona da anlatırız nedenini”

Hepsi beraber yüzlerine sahte bir gülümseme takarak girdiler yeniden içeri. Alper konuyu son bir kaç gün konuştukları konuya getirdi bir kaç dakika sonra ve aslında bunların çok saçma olduğunu, çok film izleyip beyinlerinin bulandığını söyledi kahkaha atarak. Diğerleri de işi şakaya vurarak doğruladılar onun söylediklerini ve gezmemize bakalım gibi cümleler kurdular normal olmaya çalışarak. İyice yapmacıklaşmamak için bir süre sonra susmak zorunda kaldılar ama Enes bir türlü gelmiyordu. Bilgisayarların başına geçip, kendi yürüttükleri projelerle ilgileniyor gibi yaptılar bir süre de, hiç değilse bu sessizliği ört bas edecek bir durumdu. Bilgisayar üzerinden haberleşmeyi geçirdi hepsi aklından ama ana sisteme bağlı makinaların takibinin de yapılıyor olduğundan en ufak bir şüpheleri yoktu.

Berkay’ın sabrı giderek tükendiği için küçük bir kağıda not yazıp, sanki bir şey gösteriyor gibi Alper ve Güneş’in çalıştıkları bilgisayarın yanına gitti ve kağıdı önlerine koydu.

“Merak etmeye başladım, Enes oraya gitmiş olabilir mi?”

İkisi de başını kaldırıp ona baktılar endişeyle, hepsinin tanıdığı Enes’ten beklenecek bir davranıştı bu.

“Bence bu kısmı yeniden düşünmelisin” dedi Alper dinleyenlere karşılık, sonra kolunu Güneş’in omuzuna atıp, diğerlerine seslendi “Baksanıza zaten önümüz kış, acaba bu gün kendimizi içeri kapatacağımıza biraz yürüyüş mü yapsak?”

Herkes bu komutu bekliyor gibi kalktı ayağa, “Çocukluğumuzdaki gibi koşalım mı biraz, çamlığa son varan bir şey ısmarlar!” diyerek dışarı koştu Lale. Bunu söylerken sesinde gerçekten çocuksu bir neşe vardı. Gizlice konuşmak için bahane ettikleri bu dışarı çıkma meselesi ve Lale’nin sesindeki neşe hepsine bulaştı birden ve koşarak çıktılar atölyeden ve Lale’nin peşinden koşmaya başladılar çamlığa doğru.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın