Yok Oluşun Eşiğinde – Bölüm 2

Güneş anne ve babasının her sabah söyledikleri klasik cümlelerin devamını duymaza gelerek kahvaltısını yapıp izin istedi masadan kalkmak için. O salondan çıkınca annesi Hayal hanım, “Aslında hakkı yok değil biliyorsun” dedi kocasına dönüp, “Baba olarak senin arkasında durmanı bekliyor”

“O ve arkadaşları okullarda aldıkları notlarla başları göğe erdi sanıyor. İş hayatı her şeyden önce disiplin demektir. Ben artık onun babası değil, patronuyum. O benim peşimde koşacağına iş için, davet bekliyor görmüyor musun?” diye yanıtladı Doruk bey karısını.

“Aileni işin gibi yönetmekten vazgeçebilsen..” dedi Hayal hanım ama uzatmadı konuyu, “Her neyse, bende kızlarla derse gideceğim, merkeze yeni bir meditasyon hocası gelmiş. Çok övüyorlar.” diyerek kalktı masadan.

Doruk bey gözlerini karısının çıktığı kapıya dikti bir süre, “Yaşamanın bir iş olduğunu bile göremiyorsunuz!” diye mırıldandı kendi kendine. Salonda hizmet etmek için hazır bekleyen görevliye dışarı çıkması için işaret ettikten sonra, o da kalkıp, çalışma odasına girdi. Kilitli çekmecesinden çıkardığı telefonu eline alıp, birkaç mesaj yazdı ve yerine bıraktı. İki gün sonra önemli bir toplantıları vardı.

Güneş atölyeye vardığında henüz sadece Gülşen ve Berkay gelmişlerdi. Yol boyunca sonbaharın serin havasını koklayarak ve kuş seslerini dinleyerek yürümüştü.

“Erkencisiniz” dedi onları görünce.

“Sen de erkencisin” dedi Berkay, “Neden acaba?”

“Aman sanki bilmiyorsun nedenini” dedi Güneş gülerek, “Her zaman ki kahvaltı eziyeti işte! Siz de ne var ne yok?”

“Yeni bir bitki üzerinde çalışıyorum. İnternetten bulana kadar canım çıktı” dedi Gülşen. Birkaç yıldır bitkilerle şifa işlerine kafayı takmıştı. Atölyenin bahçesine kendine ait özel bir alan düzenlemiş, dünyanın dört bir köşesinden getirttiği bitkilerle çalışmalar yapıyordu.

“Bitkisel hayata devam yani” dedi Berkay gülerek, “Ben de şu bizim konuştuğumuz model üzerinde düşündüm biraz ama sadece düşündüm.”

“Çocuklar gelir birazdan, gitarını getirdin mi?”

“Getirdim, sabah fırçamı da yedim beraberinde. Elimde gitarla çıktığımı görünce bizimkiler ezberleri dizdiler arka arkaya” dedi Berkay, sandalyenin yanına dayadığı gitarını göstererek.

“Aman sanki kendileri bizden çok farklı, annem akşama kadar geziyor, babam desen işinden başka bir şey düşünmüyor. İkisinin de hayattan zevk almaktan haberi yok, bizi eleştiriyorlar” dedi Güneş elini sallayarak. Çağın modası teknolojik müzikleri sevmiyorlardı hiç biri, o yüzden Berkay’ın bir antikacıdan aldığı gitarla çaldığı şarkıları dinliyorlardı çoğu zaman. Çoğu da kendi bestesi olduğu için onlardan başkası bilmiyordu bu şarkıları. Enes ile bir kısmını kayda almışlardı. Gitarını getiremediği zamanlar ses sisteminden sonuna kadar açıp, eşlik ediyorlardı şarkılara.

Az sonra kapıdan Alper girdi, Zuhal okula gitmek zorunda olduğu için ağabeyi ile gelememişti.

“Erkenci kuşlar gelmiş bile!” dedi o da neşeyle. Hepsi bu kapıdan girdikleri andan itibaren hayatlarının en mutlu anlarını yaşadıkları için yüzleri gülüyordu.

“Amma gürültü yaptınız” diyen Enes’in sesini duyunca hepsi başlarını geceleri kalmak için düzenledikleri alana çevrildi. Perdelerle ayırdıkları birkaç yatak, bir kanepe ve bir de gardırop vardı bu alanda.

“Sen burada mıydın?” dedi Gülşen, “Hiç fark etmedik”

“Berkay gibi gürültülü uyumadığım içindir” diyerek Berkay’a göz kırptı Enes.

“Hadi oradan, gece koşusuna çıkmış gibi yatakta dönüp duran kim acaba?”

“Seni duyanda beraber yatıyoruz sanacak!”

“Aynı odada yatmak yetiyor, yatağın gıcırtısından uyunmuyor ki, koca bedeninle bir o yana bir bu yana”

“Sen niye burada kaldın ki?” dedi Güneş merakla.

“Canım gitmek istemedi, önce ortalığı toparlayıp, gideyim dedim ama sonra baktım canım eve gitmek istemiyor, kaldım ben de.”

“Evdekiler yüzünden mi?”

Enes başını salladı sıkıntıyla. Annesi ve babası hiç anlaşamıyorlardı, eve gidip onların kavgalarını dinlemektense sık sık burada kalmayı tercih ediyordu.

“Bu kadar dar alanda yaşamak zorunda kalmasak kendimize bir ev tutar kurtulurduk” dedi Güneş, “Ne yazık ki sıradan insanlar gibi seçim yapma şansımız yok!”

Daha genç oldukları yaşlarda yaşadıkları yerin imkanları hepsinin çok hoşuna giderken, yaşları ilerledikçe sınırları dar gelmeye başlamıştı hepsine. Sözde güvenlik dertleri yüzünden aileleri başka yerlerde yaşamalarına izin vermiyordu. İşsizlik yüzünden çıkan ayaklanmalardan sonra, yağmalar, saldırganlık ve şiddet çoğalmıştı şehirlerde. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar hayatta kalmak için yapabildikleri her şeyi yapıyorlardı. Yapay zeka ile yürütülen işlerden sonra, robotlar da iyice gelişmişti. Fabrikalar da neredeyse işçi çalışmıyordu artık. Mühendisler ve yöneticiler dışında makinalar ve robotlarla doluydu her taraf. Geçimini sağlayamayan insanların bu fabrikaların sahiplerine olan düşmanlığı da giderek arttığı için oralara da saldırılar oluyordu.

Toplum elitler ve sıradan insanlar olarak ikiye ayrılmıştı çoktan. Onların yaşadığı gibi elitlere özel alanlar çoğalmıştı. Şehirlerde yaşayanlarla, böyle yerlerde yaşayanların yaşama şartları arasında dağlar gibi fark vardı artık. Üniversiteye giderlerken hepsini özel şoförler götürüp getirmişti okula. Gittikleri okullar da zaten kendileri gibi ailelerin çocuklarının gittiği okullardı.

Son olarak Lale girdi kapıdan, “Ay kusura bakmayın ya, geç kaldım biraz” dedi o da neşeyle, “Annem sabah sabah esir aldı beni”

“Gene mi aynı konu?” dedi Enes gözlerini ovuşturarak.

“Don Kişot! Evet!” diyerek kahkaha attı Lale, annesi bir süredir onu bir arkadaşının oğluyla görüştürmeye çalışıyordu. Kendi aralarında anlaşılmasın diye “Don Kişot” lakabı takmışlardı delikanlıya.

“Herkes geldiğine göre!” dedi Enes ağır ağır yürüyüp, ortalarına geçti, “Dün gece burada keşfettiğim bir şeyden bahsetmek istiyorum!”

“Hayırdır! Define mi buldun yoksa?” dedi Berkay.

“Sen sus çakal! Ne bulduğumu duyunca ulumaya başlayacaksın!”

Katlayıp pantolonun arka cebine soktuğu büyük bir kağıdı çıkardı Enes ve herkesin etrafına oturduğu masanın üzerine yaydı dikkatlice açıp. Ne olduğunu görmek için eğildiler üzerine.

“Bu düşündüğüm şey değil herhalde!” dedi Gülşen.

Enes ona bakarak gülümsedi, “Aynen düşündüğün şey!”

Berkay’da gözlerini kısarak kağıttaki çizimleri incelemeye ve altlarındaki yazıları okumaya başladı, “Nereden buldun bunu sen?”

“Dosya dolabının alt rafından” dedi Enes başını sallayarak, “Sıkıntıdan bari şunun içini temizleyeyim dedim”

Hepsi onun ne kadar titiz olduğunu bildiği için gerekmeyen yerleri bile silip, süpürmesine alışmıştı artık.

“Alt çekmeceyi boşaltıp, silmeye kalkınca çekmecenin tabanı kalkıverdi birden.”

“Gizli bölme mi varmış?” dedi Güneş merakla.

“Tam olarak, sonra diğerlerine de baktım ama onlar da bir şey yok.”

“Babamın mı bunlar?”

Enes, kağıdı yine dikkatlice kaldırıp, arkasındaki sözleşme metni ve imzaları gösterdi bu kez.

“Hepsi imzalamış” dedi Alper şaşkınlıkla, “Ne yazıyor peki?”

Kağıdın arkasındaki yaklaşık on maddelik sözleşme metninin altında, hepsinin babalarının isimleri ve imzaları vardı. Tarih ise Eylül 2026 olarak belirtilmişti.

“Kısaca diyor ki” dedi Enes yüzü ciddileşerek, “Bu proje insan beynine yerleştirilecek çipler üzerinde gizli bir çalışma yapmak için planlanmış. Bundan tam on yıl önce babalarımız tarafından”

“Tamam da hayata geçmemiş belli ki, o çekmece de kalmış demek öyle!” dedi Lale.

“Valla ben orasını bilemem ama gizli ibaresi düşülmüş, kimseye bahsedilmeyeceği özellikle belirtilmiş, hiç kimsenin bakmayacağı bir yere saklanmış”

“Temizlik delileri hariç” dedi Berkay

“Bir dakika ya!” dedi Güneş kağıdı ters çevirip, proje çizimine bakarken, şuradaki bina sizin eve benzemiyor mu?”

Alper eğilip baktı onun gösterdiği yere “Evet benziyor sanki! Şurası salon, şurası Zuhal’in odası.. Benzemiyor baya bizim ev bu?”

“İyi de niye böyle bir projeye sizin evin planını çizmişler?” dedi Enes.

“Şurası ne?” dedi Gülşen parmağını bir odadan bağlanan geniş bir alanın üzerine koyup.

Alper bu sefer o tarafa baktı dikkatlice, “Bilmiyorum, bizim evde böyle bir alan yok!”

“Belki de projeyi düşünürlerken eklemeyi planlayıp sonra vazgeçtiler!” dedi Berkay.

“İyi de hepsinin bir sürü çalışma alanı varken, ne demeye evin içine bir çalışma alanı planlasınlar ki?”

“Hayır da hiç biriniz çiplere takılmıyor mu?” dedi Lale bu sefer elini beline koyarak, “Hangimizin babasının böyle bir iş var?”

Hiç birinin babalarına ait şirketler de benzer işler üretilmiyordu gerçekten, üstelik toplumun genelinde bu tür konulara karşı aşırı bir direnç gelişmişti ayaklanmalardan sonra. Teknolojinin hayatlarına dahil olmasını istemiyorlardı artık.

“Belki de o zamanlar planladılar, sonra isyanlar başlayınca vazgeçtiler!” dedi Enes düşünceli bir sesle “Ama hiç birimizin bundan haberi yoktu değil mi?”

“Hayır” dediler hep bir ağızdan.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın