“Bıraktın mı beni o zaman?” dedi elinde olmadan. Bırakmasını istemiyor muydu? O bir başkası ile evlenmek üzere mutluluğa yelken açmışken izlemişti uzaktan. Oysa o evliliğin içinde onun da bir hayalete döndüğünü bilmiyordu. “Bıraktın mı beni o zaman?” derken aslında keşke karşısına çıkıp, duygularını açsa, onu bu berbat gidecek olan evlilikten caydırsın istiyordu galiba. Keşke oğlan kızın karşısına çıkıp, hayatına darbe üzerine darbe ekleyecek bu şık görünümlü kötü jönden kurtarsa diye beklemek gibiydi şu an yaptığı. Oysa öyle olmamıştı, zaten olsaydı da yaşamadığı kötü bir gelecekten kurtulmak için, hiç tanımadığı bir adamın kollarına atlayacak da değildi. Ama olsun istiyordu insan masallarda ki gibi. O an geri gelse ve şimdi okuduklarını yine okumuş, başına gelecekleri bilmiş olsa, “Evet” der miydi Suat’a?
Demezdi. “Madem bu kadar kötü şeyler yaşayacağım, onu da seçmiyorum, seni de, dedemi seçiyorum” derdi büyük ihtimalle. Aslında Suat ne yaparsa, yapsın, hangi dönemde karşısına çıkmış olursa olsun onu hiç seçmeyeceğini fark etti o an. Onu böylesi bir aşkla seviyor olması bile etkilemezdi onu büyük ihtimalle. İnsanda iz bırakmamış duyguların bir etkisi olmuyordu demek seçimlere. Tanımadığım birinin onu ne çok sevdiğini söylemesi değildi anlam, sevgi hissedilmek istenen bir şeydi. Onu nasıl sevdiğini anlatınca, değil yaşattığında değerli oluyordu. Bu yüzden sevmişti Kamil’i, onu hissettirdiğini sanmıştı ya da hissettiğini. Bu işe yaramış mıydı sonuç olarak, hayır ama yine de seçmişti hissettiği için.
“Hiç biri” dedi Suat’a söyler gibi, “İnan hiç biri doğru zaman değilmiş, kendini boşuna üzmüş ve suçlamışsın harekete geçmediğin için”
Sonra günlüğü kapatıp yattı. Belki de şimdi bunu söylemesi gerekiyordu ona, en azından kendini suçlamayı bırakmalıydı Suat, tıpkı annesi gibi. Bir şey olmuyorsa, o zaman olmayacağı içindi. Her şey en doğru zamanda oluyordu olacağı varsa.
Ertesi gün iş yerinde ona söyleyeceklerini kurdu durdu kafasında. Hastaneye gidip bir önceki gün yaşadıkları o heyecanı ve hareketi görebilecek miydi?
Kapıdan girdi sessizce odaya, tüm yaşamına paralel akan bir başka evren gibi olmuştu bu oda. Aslında Suat’ın sahip olmak istediği ve sadece ikisine ait anlar yaşıyorlardı. Onun istediği boyutta değildi ama aslında bilmese de istediğini elde etmişti.
“İnsan aceleden ne istediğini bilmez der kutsal kitabımız” demişti dedesi bir keresinde.
“Ne demek istiyor yani?” diye sormuştu merakla.
“Çok istediğini sandığın bir şeyin sonuçları olduğunu da düşünmen gerekir. O çok istediğin an’ın senin istediğin şekliyle gelmeyebileceğini de. Bu yüzden istediğin sandığın şeylerin aslında sana verildiğini anlayamazsın bile. Plan yapıp istemek değil bize işimiz, herkesin hayrına olacak şekilde istemek bunu sakın unutma!” diye yanıtlamıştı dedesi.
Bunları söylerken aslında ikisinin hikayesini kastediyordu büyük ihtimalle. Oğluna çok düşkündü ve bir evlat edinmesine hiç sıcak bakmamıştı. Oğlunun iyi olmasını istediği için sıcak bakmamıştı, aklına yatmamıştı bir başkasının evladına evlat denilebileceği, onun nasıl sevilebileceğini, sonuçta sadece bir çocuk olduğunu düşünememişti. Oğluna çok istediği için bir evlat verildiğini görememişti işin aslı. Fiziki şartlar o isteğin gerçekleşmesine engel görünürken bile, istediğinin olabileceğini düşünememişti evlat edinmek yoluyla. Buna direndiği için de kendi evladını kaybedip, o evlatla baş başa kalmak zorunda kalmıştı anlasın diye. Anlamıştı da. Oğlu istediğini onun istemediği yoldan yaşamış, o da istemediği ile sınanmıştı. Çok istemek ile istememek arasında bir fark yoktu bu yüzden.” Çokta istesen, hiç istemesen de bunun sonuçları olacağını düşünmek zorundasın” diye tamamlamıştı dedesi sözlerini.
Koltuğa oturup bunları anlattı Suat’a.
“Aslında tam da şu an da olmasını istediğin şeye sahipsin ve istediğin şey buradayken sen karanlıkta kaybolmayı seçiyorsun bunu anlaman gerek. Yaşamak istediğin şekliyle değil belki ama yaşamak istediğin haliyle ikimize ait tuhaf bir yer oldu bu hastane odası. Ve sen bu hastanede odasında olmasaydın, annen bana gelmeyecek, ben de burada olmayacaktım düşünsene. Sen orada hayattan kaçarken, ben bu koltukta hayatı çözümlüyorum ikimizin yerine. Ben senden habersizken sen benimle ilgili düşünür ve hissederken, ben şimdi senin yerine düşünüyor ve hissediyorum. Tam olmasını istediğin gibi olmasını istediğin zamanda ve şekilde değil. Düşündükçe büyüleniyor insan aslında hayatın düzenine.” derken Suat’ın göz kapakları oynamaya başladı yeniden.
“Anlıyorsun değil mi? Evet anlıyorsun, bunu sana kalbinde acısını taşıdığın insan söylüyor, şu anın büyüsünün farkında mısın? Hayalinde yaşattığın insandan aslında o zamanın hiç de doğru zaman olmadığını duymak tuhaf gelmiyor mu sana da?”
Suat’ın dudakları aralandı o an. Merve’nin kalbi yerinden çıkacaktı neredeyse.
“Yapabilirsin, şu an bana bakıp, cevap verebilirsin. Tam da olmasını istediğin şeyi yaşadığını fark et şimdi. Bunu kendin için yap, benim için yap. İkimizin de bu mucizeye ihtiyacı var. Bunun bir aşk olması gerekmiyor, aslında istediğimiz sadece bir mucizenin parçası olmak ikimizin de ve şimdi tam da ona sahibiz ve bunu gerçekleştirmeye gücü olan da sensin. Bu gücün farkına varmanı istiyorum lütfen” diyerek ağlamaya başladı duygularına kapılıp ve Suat’ın bedeninin üzerine kapandı elinde olmadan “Neredeyse yalvaracağım geri gelmen için? Bu anı ikimize birden hediye edersen, kalbimizdeki acıların ne kadar anlamsız olacağını göreceğiz. Olmamı istediğin yerdeyim ve asıl şimdi ikimizi de kurtarabilirsin, doğru zaman şimdi çünkü” dedikten sonra hıçkırmaya başladı artık.
Suat’ın gözlerini araladığını fark etmedi kendi sarsıntılı ruh halinden. Başını onun göğsüne dayamış, hıçkırıyordu sadece. O fark etmeden odaya giren hemşirenin “Aman Tanrım!” demesiyle kendine gelip doğrulduğunda gördü Suat’ın gözlerini ilk defa. Kurumuş dudakları aralıktı hâlâ, yanaklarından süzülen iki damla yaşı gördü sonra.
“Teşekkür ederim” diye döküldü dudaklarından, göz yaşları yanaklarından öyle bir akıyordu ki şimdi, “Teşekkür ederim” demekten başka kelime üretmiyordu zihni. Gözleri kocaman açılmış, kalbi hızla atıyor ve gördüklerine inanamıyor ama şükretmek istiyordu, bağıra bağıra şükretmek.
Hemşire hemen Suat’ın yanına gelmiş, onu duyup duymadığını sormuştu. Suat’ın gözleri Merve’den ayrılmadan kapanıp açıldı bir kaç kez.
Hemşirenin komadaki hastanın uyanmasına duyduğu heyecan, Merve’nin yaşadığı mucizeye duyduğu heyecan, Suat’ın gözlerini açabilmiş olmanın şükrüne karışıyordu odanın içinde.
“Ben doktoru alıp geleyim” diyerek çıktı odadan hemşire, “Siz konuşmaya devam edin, gözlerini kapatmasın yeniden!”
Uzanıp elini tutmuştu o an Suat’ın farkında olmadan, yatağın yanında oturuyor, onun elinden tutuyor, “Teşekkür ederim” den başka kelime kullanamadan ağlıyordu sadece. Suat’sa henüz konuşmaya derman bulamıyordu belli ki ama gözleri bu teşekküre ne kadar ortak olduğunu gösteriyordu Merve’ye.
“Başardın, çok şükür, başardın” dedi heyecanla, “Bana hayatımın en güzel anını yaşatıyorsun şu anda! Nasıl bir insansın sen böyle! İleride ne olacaksa olsun, unutulmaz bir tanışma anımız olacak!” diye devam etti sevinçle, duygusallığı yerini çocuksu bir telaş ve heyecana bırakıyordu yavaş yavaş. Yatağın yanından kalkıp, etrafında hoplayıp zıplamak istiyordu tam olarak.
Doktor içeri girdi orada yanında iki hemşireyle ve onu yatağın yanından kaldırıp, Suat’ın tepkilerini ölçmeye başladı. Merve bir köşeden izledi olanları, Ferhunde hanım geldi hemen aklına, odadan hızlıca çıkıp aradı onu.
Kadıncağız sevinçten bayılacaktı neredeyse, “Şaka yapmıyorsun değil mi? Aman Allah’ım oğlum geri geldi, hemen hemen geliyorum. Lütfen geri gitmesine izin verme. Allah’ım bu bir mucize, Allah’ım sana şükürler olsun” diye ağlayarak kapattı telefonu. O ağlayınca daha çok ağladı Merve, o kadar çok ağladı ki odadan çıkan hemşirelerden biri iyi olup olmadığını sorana kadar toparlayamadı kendini.
“Gözünüz aydın, bu anı uzun süredir bekliyordunuz biliyorum” dedi hemşire sonunda, “Sevdiğiniz birini bu halde görmek çok zor ama çok şükür ki döndü size!” diye gülümseyerek ayrıldı yanından.
“Sevdiğim biri değil” mi deseydi dudakları şimdi hemşirenin arkasından, “Orada yatan insanın kimim olduğunu bile bilmiyorum mu?” deseydi. Doktor içeriden çıkmadığı için yeniden girmeye cesaret edemedi. Ferhunde hanım o kadar kısa zamanda geldi ki, Necmi bey yaşlı kadının arkasından koşmaktan nefes nefese kalmıştı koridorda. Ya da belki duyduğu müjdenin heyecanından.
“Biliyordum” diyerek gelir gelmez sarıldı Merve’nin boynuna, Necmi beyin bakışlarındaki minnettarlık inanılmazdı. Ferhunde hanım göz yaşları içindeydi belli ki telefonu kapattığından beri, sonra “Seni bize Allah gönderdi” diyerek, bıraktı Merve’yi ve kapıyı açıp odaya girdi.
“Allah sizden bin kere razı olsun!” dedi Necmi bey, onun da gözleri dolmuştu.
“Ben bir şey yapmadım” dedi Merve, “O geri gelmek istemese zaten gelmezdi.”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.