Ona daha ne söylese biraz daha kalmasına, geri gelmesine neden olabileceğini tarıyordu zihni. Umut veremezdi kendiyle ilgili, bu onu bu halinde bile kandırmak olurdu ama duygularını harekete geçirmesi gerekiyordu belli ki. Bu kadar güçlü müydü içindeki hisler hâlâ sahiden. Sırf o yanında ve ona dokunuyor diye açabilir miydi gözlerini.
“Bana bu kadar yakından bakabileceğin anı kaçırıyorsun şu an” dedi nedense kararlı bir sesle, “Normal şartlarda tanımadığım bir adamın elini tutmam haberin olsun. Uyandığında da tutmam ama şimdi yapıyorum işte.” diyerek diğer eliyle göz yaşlarını sildi.
“Beni okuluma kadar takip etmişsin ama gelip konuşmamışsın” dedi sonra biraz daha sakin bir sesle, “Annenden çekindiğin için mi yapmadın? Gelip konuşmaya çalışsan ne yapardım duymak ister misin? Bence istemezsin çünkü muhtemelen seni hayal kırıklığına uğratırdım. Ne kadar çok istemişsen artık, bak hayat bizi nerelerden sonra şimdi burada aynı yere getirdi. Çok tuhaf değil mi? Bence çok tuhaf.”
Suat’ın verdiği işaretler devam etmedi konuşmayı sürdürse bile. Biraz daha devam etti ama Suat o derin hareketsizliğe dönmüştü çoktan. Elini hafifçe çekip kalktı ve yerine oturdu.
“Bana çok büyük bir heyecan yaşattın az önce” dedi derin bir nefes alarak, “Bir umut olduğunu gösterdin ama senden vazgeçmeyeceğim artık.” dedikten sonra bir kahkaha attı kendi kendine, “Allahım bunları bir erkeğe söylediğimi birine anlatsam, bunun bir ilan-ı aşk olduğunu sanabilir ama ben sadece seni geri getirebilmek için söylüyorum şimdi. Biliyor musun bizden büyük hikaye çıkar uyanırsan, yani bir şey oluruz anlamında değil ama büyük hikaye olur işte! Hani insanların ‘Vay be!’ ne büyülü bir sahne diyeceği türden.”
Yine Suat’ı izledi bir süre sonra “Şimdi gidiyorum ama yarın yine geleceğim” dedi sessizce. Odadan çıkıp, gördüklerini Suat’ın doktoruna anlatması gerektiğini düşündüğü için hemşireyi buldu. Hemşire beklediği kadar büyük bir heyecanla dinlemedi söylediklerini, “Ben aktarırım” demekle yetindi. Az önce onun büyük bir heyecan ve beklentiyle yaşadığı bu anlar, bir hastane için sıradan ya da arada bir olabilecek bir şey miydi sahiden?
“O uyanabilir!” dedi sanki hemşire anlamamış gibi yeniden.
“Evet bu mümkün, doktoruna ileteceğim” diye tekrarladı hemşire gülümseyerek.
“Tamam o zaman” dedi çaresizce, ne desindi ki başka, “Haydi gelin hep beraber odaya gidelim size de göstereyim mi ?” diyecekti.
Koridorda yürüdü sessizce, Ferhunde hanımı arayıp söylese miydi? Hemşirenin tepkisinden sonra bunu kadıncağıza boş umut vermek gibi olacağını düşünüp vazgeçti. Sonuçta uyanmamıştı ki Suat. Uyanmamıştı ama görmüştü gözlerini oynattığını, gözünden süzülen o göz yaşını görmüştü, elini oynatmak istediğini hissetmişti. Fotoğrafını mı çekseydi acaba ya da bir videosunu. O anın büyüsünü bozacak en saçma hareket olurdu herhalde bu. Hemşirenin tepkisinden hoşnutsuz duygularla döndü eve. Bir tıp mucizesi değildi elbette yaşananlar ama orada öylece yatan bir adamın hayata dönüş çabasıydı belki de, bunun ne kadar mucizevi ve önemli olduğunu bir o mu anlıyordu. Akşam günlüğü biraz daha okuyup, ona anlatmaya devam etmeye karar verdi. Eğer duygusal anlar yaratmayı yeniden başarabilir ve yine aynı tepkileri alırsa belki sonunda açacaktı gözlerini.
“Vay canına!” dedi kendi kendine, “Böyle bir mucizeye şahit olmak inanılmaz olmaz mı? Bunun bir parçası olmak! ” Belki de Ferhunde hanımın onu oğlunu yanına götürmesinin ve buna umut bağlamasının nedenini şimdi daha iyi idrak ediyordu. Evet bir umuttu bu. Günlüğü daha dikkatli okumalı, onun duygularını harekete geçirecek anları anlatmalıydı yanına gittiğinde.
Hızlıca bir şeyler yedikten sonra günlüğü alıp, yatağın içine girdi, müzik kutusunu bir tur döndürdü ve okumaya kaldığı yerden devam etti. Takip eden günler boyu değil de, arada defterin başına geçip, bir hikayeyi yazmaya devam ediyor gibi yazmıştı anlaşılan.
Bir hafta kadar sonra dayanamayıp yine gelmişti dükkanın önüne, devam eden haftalarda da, onun okula gittiği günleri ve saatleri öğrenip takılmıştı arkasına ama hiç birinde onunla konuşmayı denememiş, denemek istediğinden de bahsetmemişti. Belki hayallerinin yıkılmasını istemiyor, belki de yaşadığı sandığı büyü bozulsun istemiyordu belki de. Bir romanı okur gibi, oğlanın kıza açılacağı anı bekler gibi buldu bir an kendini. Oysa bunun hiç gerçekleşmediğini zaten biliyordu bu satırları okurken.
“Yanında birini gördüğüm an anlamıştım onu kaybettiğimi” yazan sayfaya geldiğinde anladı Kamil’den bahsettiğini. İlk sayfa hariç hiç bir sayfaya tarih atmamıştı ama belli ki okulu bitirip, Kamil ile görüşmeye başladığı zamanlara denk geliyordu bu sayfa veya da nişanlı oldukları döneme.
“Hiç açılmadığım birinin kalbimi bu kadar kırabileceğini hiç sanmazdım. Önce rüyalarımda, sonra hayallerimde yaşattığım aşkımın elini tutan adama duyduğum öfke inanılmazdı. Hiç bir hak iddia edemeyeceğim tek taraflı bir aşk hikayesinin içinde sevdiğimi elimden alan adamdı o ama bu ona hoş görüyle bakabilmem için bir neden değildi. Kendime de kızıyordum çünkü kalbimi değil annemi dinliyordum. O kadar aciz hissediyordum ki artık, koskoca adam olmuş birinin zavallı bir kedi gibi etrafında dolaştığım ve tek kelime bile etmediğim o güzelliği, korkaklığı yüzünden başkasına kaptırmıştım. Arkadaşı bile olmayı denememiş olduğumu anlıyordum. Sadece büyülenmiş gibi etrafında dolaşıp, aslında hiç bir şey denemediğimi yapmadığımı anlıyordum. O adamın karşısına çıkıp, o eli bırakmanı istiyorum demek istiyordum. Bencilce sahiplendiğim ama yanına bile yaklaşmadığım aşkımı elimden aldığını düşündüğüm için meydan okumak istiyordum. Tam bir aciz gibi. O günden sonra oraya gitmeyi bıraktım. Çünkü yaptığım şey tam bir saçmalıktı.”
“Gerçekten öyle!” derken buldu Merve kendini. Okuduğu bu satırlarda Suat’a gidip anlatabileceği şeyler yoktu şimdi. Onun ne kadar aciz olduğunu mu söyleyecekti yarın, olmazdı. Bu gün olduğu gibi onu harekete geçirecek daha güzel bir şeyler bulmalıydı bu sayfalarda ama nasıl olabilirdi ki? Günlüğü kucağına bırakıp düşünmeye başladı. İlk sayfalardaki o güzel duygular, masalsı hikaye şimdi iç hesaplaşma ve acıya dökülmüştü. El yazısının nasıl değiştiğini fark etmişti bu satırları okurken, daha hızlı daha özensiz yazmıştı bu sayfaları. Yazarken yaşadığı hayal kırıklığını satırlara yansıtmıştı elleri. Hastanede ona “Arkadaş olabiliriz” dediği günü hatırladı. Olabilirlerdi, o zaman da, şimdi de ama bu kadar yoğun duygular hissettiği birinin hayatında arkadaş kalabilir miydi insan?
Ferhunde hanım oğlu üzerinde kurduğu baskıyı ve ona babasının kumar borcu yüzünden evlenmesi gerektiğini söylediğini biliyordu, sonraki sayfalarda bulacakları bunlardı büyük ihtimalle. Geri gelmiş miydi peki? Sonra yeniden gelmiş miydi onu görmeye? Merakına yenik düşüp, günlüğü yeniden eline aldı ve sayfalara hızlıca göz gezdirmeye başladı.
“Evleniyordu” yazan kelimeyi gördüğünde durdu. Gelmişti demek ama gelip giderek onun evlendiğini nasıl öğrenebilmişti ki, evlendiği gün mü gelmişti?
“Artık ondan uzak durmam gerekiyordu, bir bağımlı gibi uzaktan izlemek, daha da uzak durma isteği ile karşısına hâlâ çıkabilir miyim diye düşünmek arasında sıkışıp kalmıştım. Gözleri gülerek bakıyordu yanındaki adama, öyle güzel bakıyordu ki, o bakışlarla birleşen gözlerim olmadığı için inanılmaz acı çekiyordum. Mutlu görünüyordu ikisi. Heyecanla konuşuyorlardı karşılaştıklarında. O şanslı adam değildim ama onu mutlu görmekten de mutlu oluyordum bir yandan. Bu bir takıntı değildi, ona sahip olmak değildi istediğim. Mutlu olması ile mutlu olabiliyordum. Bir film gibi izliyordum hayatını dışarıdan, onu ilk gördüğüm zamankinden daha olgun, daha mutlu görünüyordu şimdi. Onu o adama gülümserken görüp, gülümsediğimi fark etmiştim bir kere. Çok aptalca gelmişti ama aslında gülümsemesi çok güzeldi. Bir çocuk yerleşiyordu yüzüne sanki, durgunluğu dağılıyor, heyecanla konuşuyordu belli ki. Kendimi onun mutlu olduğu her zaman mutlu olmam gerektiğine ikna ettim. Doğru olanda buydu zaten. Bir hayaletten ibarettim ben ve o bu hayaleti bile görmüyordu.”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.