“Biri aptalca sandığın rüyalarındaki o yüzü birden karşında bulacaksın dese asla inanmazdım biliyorum. Dedemin ve anneannemin o büyük aşkına ne kadar inansam da ilk görüşte aşk denilen şeyin gerçekliğine inanmak için bir nedenim yoktu. İlk görüşte aşık olmamam için eğitilmiştim aslında biraz da annem tarafından. Herhangi birine, herhangi bir zamanda, öylesine aşık olunacak kadar basit değildi hayat ona göre. Hiç aşık olmamış biri için hiç bir anlamı yoktu aslında bu sözlerin. O gün dükkandan çıkıp, dedemi evine bıraktıktan sonra geri dönüp onu yeniden görmemek için kendimi çok zor tuttum. Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? O benim alın yazım falan mıydı? Hayali bir hikayenin hayran olduğunuz kahramanına bir gün öylece rastlamak mümkün müydü? Olmuştu işte, gelmişti benim başıma.
Belki de benim romantize ettiğim bir andı sadece, o kanunun dedem için anlamını bilerek gitmiştim oraya ve anneanneme duyduğu aşkı içimde hissediyordum tam da o anda. Belki de zihnimin bana bir oyunuydu sadece bu. İnsan rüyasında gördüğü bir yüzü net olarak tarif bile edemezdi aslında. O an ki duygularımın coşkusunda gözlerimin bana oyun oynayarak benzerlikler sunmasından ibaret bir an olabilirdi. Ama büyüsü öyle güzeldi ki bu gerçeği de pek istemiyordum. Ertesi gün kendimi sınamak için yeniden gittim dükkanın önüne. Tabi içeri girip “Ne oldu bizim kanun?” diyecek halim yoktu daha yirmi dört saat dolmadan. Bir yandan da benimle her yere gelen Necmi beyi başka işim olduğunu bahane ederek, uzakta bir yere park ettirip, yürümüştüm dükkanın önüne kadar. Hani karşısında bir kahve ya da benzeri bir yer olsa, oturup sabahtan akşama kadar gözetlerdim, gördüğümün gerçek olmasına inanmak için ama şans yardım etti ve benim oraya varışımın ardından on dakika geçmeden, dükkanın hemen arkasındaki bir boşluktan çıkıverdi sokağa. Kolundaki bez çantanın içinde kitapları vardı belli ki, yürümeye başlayınca ben de peşinden gittim. Onu yeniden gördüğüm için heyecanlanmıştım ve yüzüne bakamamıştım bile istediğim gibi. O durağa varır varmaz gelen otobüse biniverdi, arkasından koşarak bende bindim. Şoföre parayı uzattıktan sonra nereye gittiğine bakındım. Bir yere oturmuştu. Onu görebileceğim bir açıya yerleşip, izlemeye başladım. O rüyamda gördüğüm yüzdü, artık hiç şüphem kalmamıştı. O ise yine benden habersiz çantasından çıkardığı kitabın sayfalarına bırakmıştı kendini. Saçı bu kez örgülü değildi. Açık bıraktığı saçını o güzel boynunun bir yanından göğsüne doğru sarkıtmıştı. Arada bir eli saçına gidiyor, bir iki teliyle oynayıp, kitabın sayfasını çevirmek için dizlerine uzanıyordu. Artık emindim. O rüyalarımdaki, rüyalarımın kızıydı. Onu gittiği okula kadar takip ettim, o içeri girince, Necmi beyi bıraktığım yere dönmek için yeniden otobüse bindim. Peki şimdi ne olacaktı?”
“Hiç bir şey” dedi Merve kendi kendine, kim bilir geçmişteki hangi gündü anlattığı Suat’ın. Yine de yaşadığı sandığı şeyin büyüsünü hissetmişti okurken. Bir günlük gibi değil de sanki dert defteri gibi yazmıştı belli ki. İçinde kalmasın diye anlatmıştı belki kağıda kaleme. Ferhunde hanıma bunu asla söyleyemeyeceğinden bahsetmişti devam eden sayfalarda. Annesini uğratacağı hayal kırıklığından ama bu günler geçse de unutamadığı o kalp ağrısından. Yazdığı tüm bu duyguların ona nasıl yük olduğunu okumak istediğinden emin olamadı Merve. Günlüğü kapattı ve müzik kutusunun yanına bıraktı. Kendi başına gelse böyle bir şey nasıl hissederdi onu düşünmek istedi bir an. İnsan neden tanımadığı birini rüyalarında görürdü ki? Bu gerçekten bir şey demek miydi yoksa, belki de bir yerlerde fark etmeden karşılaştıklarında hatırasında kalan bir yüzü, içindeki o büyük aşk arayışı ile mi birleştirmişti sadece. Dedesinin bulduğu ve hayat boyu mutlu oldukları o kadını arıyordu aslında. Belki de anneannnesinin hiç yaşamadığını gençliğini arıyordu kendi içinde ve o yüzü de Merve’de bulmuştu.
“Evet böyle olmuş olmalı” dedi kendi kendine. O anneannesini kafasında modellemiş ve rüyalarına kadar dahil etmiş ve Merve’ye de o rolü vermişti o modelle eşleştirdiği için. Bunu bir alın yazısı veya büyülü bir masalmış gibi algılamaya gerek yoktu. Yine de gülümseyerek uyudu o akşam. Hiç bilmediği böyle bir aşkın kahramanı olmak ona da iyi gelmişti belli ki. Aşık olduğunu sandığı adamla yaşadıklarından sonra böyle masalsı bir aşkın kahramanı olmak daha iyiydi belki de. Hiç yaşanmamış bir aşk onun canını yakamazdı ama Suat’ın canını epeyce yakmıştı belli ki.
İki insan birlikte veya birbirlerini hiç tanımazken de aşk acısı olabiliyorlardı demek ki. O Kamil’i gözünde büyüttüğünü anlamıştı başına gelenlerden sonra, adına aşk dediği şeyin böyle bir şey olamayacağından emindi artık. Suat’ın da yaşamadığı bir şeyi kafasında güzelleştirerek, olabileceklerin en iyisi sanmasıydı herhalde bunlar.
Ertesi gün işten sonra hastaneye gittiğinde kapıdan daha farklı girdiğini hissetti. Neydi bu hissettiği emin değildi ama biraz mahcubiyet, biraz sorumluluk olabilir miydi?
Gidip koltuğa oturdu. Bir süre baktı Suat’ın yüzüne, “Ben geldim” dedi gülümsemeye çalışarak. Ferhunde hanım akşam geldiğinde, ondaki gelişmelerden bahsettiği için gözlerini kontrol etmek istiyordu bu defa ama nedense yüzüne bakamıyordu sanki.
“Tamam” dedi sonra kendi kendine, “Senden saklayamayacağım. Bu haksızlık olur zaten. Anneni davet edeceğimden bahsetmiştim ya sana. Gelirken günlüğünü de getirmiş. Biliyorum okumayacağım demiştim ama annenle konuştuktan sonra okumam gerekmiş gibi hissettim”
Suat’ın göz kapaklarının hareket ettiğini gördü o an.
“Duyuyorsun değil mi?” dedi heyecanla ayağa kalkarak, “Sen bizi duyabiliyorsun! Lütfen bir daha yap!”
Yerinden kalkıp, onun daha yakınına gelmişti şimdi, o kadar küçüktü ki hareketler onları kaçırmak istemiyordu. Sonra yatağın kenarına oturmaya karar verdi. Daha önce bunu hiç yapmamıştı, yani hiç tanımadığı bir adamın yanına bu kadar yakın olmak uygun bir şey değildi onun için ama gerçekten duyuyorsa ve bir tepki vermeye çalışıyorsa, bu onu uyandıracaksa, neden olmasındı.
“Beni ilk gördüğünü anlattığın kısmı okudum önce” dedi ve durup onu izlemeye başladı. Elini Suat’ın kalbinin üzerine koydu. Heyecanlanıyor mu bilmek istiyordu. Nefesi hızlanıyor muydu?
“O çiçekli elbisemi dedem almıştı, aslında küçük bir kıza benzediğimi düşünüyordum giydiğimde ama hoşuna gitsin diye giyiyordum. Saçlarımı dükkanda çalışırken örüyordum çünkü başımı eğdikçe hepsi önüme geliyordu. Aslında açık kullanmayı daha çok severim. Neyse konu bu değil biliyorum. Rüyanda gördüğün bir yüzü karşında bulmanın nasıl bir his olduğunu hiç bilmiyorum” dediği anda Suat’ın yanağına bir göz yaşı süzüldüğünü gördü, o kadar heyecanlandı ki, koşup bir doktor mu çağırsa, yoksa onun bu çabasını ilerletmesi için anı mı ilerletse kararsız kaldı bir an. Sonra devam etmeye karar verdi. Ya gözlerini açabilmeye çok yakınsa, ya o doktor çağırmaya gittiğinde yeniden kayıp giderse ne olurdu?
“Suat!” dedi elini onun elinin üzerine koydu bu defa “Eğer varlığım seni uyandırabilecekse lütfen geri gel! Söz veriyorum günlüğün yerine senden dinleyeceğim hikayeni. O rüyandaki kıza yüklediğin anlamı senin için var edemem, o geçmişte gördüğün kız ile aynı kişi de değilim artık. Ama şimdi seni geri getirebilmeyi o kadar istiyorum ki, bunun nedenini bile açıklayamıyorum kendime. Çok aptalca ama belki bir kahramanlık gibi diyebilirsin. Sana hiç bir şey vaat edemem ama şimdi gözlerini açarsan sen de benim hayatımda bir unutulmaz olursun. Kim böyle bir deneyim yaşar ki değil mi?” derken kendi yanaklarından inen göz yaşlarını fark etti. Avucunun altındaki parmaklar mı kıpırdıyordu?
“Yapabiliyorsun değil mi? Sen tamamen kayıp gitmedin? Buradasın.”
Sonra eni konu ağlamaya başladı ama umursamadı, birini hayata geri çevirebileceğini hissetmenin tuhaf coşkusunu yaşıyordu içinde.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.