Doğru Zaman – Bölüm 13

İzin gününde Ferhunde hanımı davet ettiğinde, memnuniyetle kabul gördü daveti. Ferhunde hanım da zaten onu ziyaret etmek istiyordu. Doktorlar oğlunda ilerlemeler görmeye başlamışlardı. Merve’nin gördüğünü sandığı veya çoğu zaman farkına bile varmadığı göz kıpırdanmalarını tespit etmişlerdi. Ferhunde hanım oğlunun her an uyanabileceğine inanıyordu artık. Necmi beyin söylediği gibi Merve ona iyi gelmişti.

Elinde kocaman bir tatlı paketi, güzel bir ev hediyesi ve Suat’ın günlüğü ile geldi o akşam. Merve Suat’ı sabahtan ziyaret etmiş, sonra alışverişini yapıp eve gelmiş ve misafirini en iyi şekilde hazırlamak için bütün gün uğraşmıştı.

Tatlı ve ev hediyesini teşekkür ederek aldı, sonra diğer kağıt torbayı da hediye sandığı için kenara koydu. Önce misafirini ağırlayacak, o kalkmadan da ayıp olmasın diye hediyeleri onun yanında açacaktı.

“Hediye veren kişinin yanında açılmalı” demişti dedesi bir keresinde, “Nezaketen böyle yapılır”

Kamil’in henüz nişanlılarken aldığı bir hediyeyi günün güzelliği ve heyecandan açmayı unutup, paketi ile eve getirmişti o gün. Dedesinin yanında paketi sanki ilk kez görmüş gibi mutlulukla açarken söylemişti dedesi bu sözleri. Çok naif ve kibar bir adamdı aslında, inatçılığı olmasa pırlantaydı hatta. Yine de hep yalnız olmayı seçmişti nedense. Bir iki sağlam dostu vardı ama karısı öldükten sonra hiç duygusal bir ilişki aramamıştı belli ki.

Yemekler servis edilip, üzerine çay içme faslı gelince, hediyeleri hatırlayıp, kutuyu ve kağıt torbayı getirip, çok teşekkür ederek açmaya başladı. Kutudan, çok güzel bir müzik kutusu çıktı. Merve, hayran hayran incelerken.

“Bu annemindi” dedi Ferhunde hanım, “Sana, dükkanına şans getirmesi için getirdim, babamın hediyelerinden biriydi ona ve baş ucundan ayırmazdı”

“Bunu bana vermek istediğinden emin misiniz?” dedi Merve şaşkınlıkla, “Belki Suat ondan kalmasını isterdi.”

“Hayır.” dedi Ferhunde hanım gülümseyerek, “O da sana vermek isterdi emin ol! Sen ailemiz için çok değerli bir şey yaptın. Buna alelade bir hediyeyle karşılık vermek istemedim. O yüzden sana ailemiz için değerli bir hediye getirmek istedim. Çok güzel bir aşkın hatırası olan, kötü anıları olmayan bir hediye”

“O kadar beğendim ki” diyerek porselen müzik kutusunun altındaki küçük mandalı çevirdi ağır ağır ve onu sehpanın üzerine koydu seyretmek için Merve. Porselen atın üzerindeki, zarif kadın ağır ağır dönmeye başladı ve tatlı bir melodi yayıldı etrafa. İki kadın sessizce müzik yavaşlayıp durana kadar dinlediler.

“Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim. Hayatımda aldığım en değerli şey bu!” dedi Merve ve kağıt torbaya uzandı almak için elini uzattı ve içinden günlüğü çıkarıp kaldı önce, “Ama bu?”

“Senden oğlumun içinde büyüttüğü bu aşka karşılık vermeni beklemiyorum” dedi Ferhunde hanım, “Ama o bu satırlarda yazdıklarını sana söylemeyi çok istemişti biliyorum. En azından geçmişi telafi etmek adına bu satırları okursan, oğlumun kalbinden gelen bu kelimeler sahibine ulaşmış olur”

Merve’nin gözleri doldu elinde olmadan, “Haklısınız belki de” dedi ve günlüğü müzik kutusunun yanına bıraktı. Dede, torunun aşkını temsil eden bu iki parça yan yana odanın bütün havasını değiştirdiler sanki.

Ferhunde hanım kısa bir süre daha oturduktan sonra Necmi beyi aradı ve teşekkür edip ayrıldı Merve’nin evinden.

Mutfağı toparlarken, yanından geçtikçe sehpanın üzerinde duran müzik kutusu ile deftere takılıp durdu gözü. Her şeyi toparladıktan sonra, ikisini de alıp, yatak odasına geçti. Çocukluğunda sahip olduğu odaydı burası. Suat’ın ona kalbinin sesini duyurmak isteyip duyuramadığı zamanlar da uyuduğu oda. Onu okuyacaksa bile en doğru yer de burası olmalıydı. Müzik kutusunun mandalını çevirip komodinin üzerine koydu, tatlı melodisi odayı doldurdu, sonra defteri aldı eline. Dedesinin aşkını anlatan müzik eşliğinde, Suat’ın kalbinden dökülen kelimelerin olduğu ilk sayfayı açtı. Gözü tarihe takıldı önce. Ne kadar uzaktı şimdi. O gece şimdi olduğu gibi odasına girip uyumaya hazırlanmış ve dedesi de içeride televizyon izliyor olmalıydı. Keşke o televizyonun kısık sesi de, bu güzel melodiye eklenebilseydi bu akşam. Suat ise Ferhunde hanımın evindeki odasında yazmış olmalıydı bu satırları, böyle bir akşamda belki.

“Okumayacağım demiştim ama anneni kıramadım. En azından bir kaç sayfa olsun bakayım. Uyanınca kızabilirsin bana bu yüzden” diyerek Suat’tan izin istedi kendince. Sonra onun gözleri kapalı, kıpırdamadan o hastane yatağında yattığını düşündü. Bu defteri yazan o adam, yıllar sonra defter ulaşması gereken kişinin elindeyken, hayatla bağlarını en aza indirmiş bir şekilde bir hastane odasında tek başına yatıyordu. Kutunun müziği yavaşladı, tekledi ve durdu o sırada.

“Rüyalarımda gördüğümden bile güzeldi” diye başlıyordu ilk satır.

“Arkası dönüktü dükkana girdiğimizde, saç örgüsü çiçekli elbisesinin arkasından sarkarken onun daha önce rüyalarımda defalarca gördüğüm o yüz olduğunu bilmiyordum. Dedem, kanunun özelliklerini anlatırken, gözüm istemsizce ona takılıyordu yine de. Baktığımı fark ederler de, kötü bir niyetim var zannederler diye çekiniyordum da bir yandan. İşte tam o anda döndü yüzünü ve bir an için yeniden o rüyaların birinin içindeyim sanarak, kalbim hızla atmaya başladı. İçimdeki boşlukları doldurmaya eğilimli zihnimin ürettiği bir yüz olduğunu sandığım o kız karşımda duruyordu. Etrafımdaki tüm, zaman ve mekanın kaybolduğunu hissettim hayatımda ilk defa. Böyle bir şeyin mümkün olamayacağına o kadar emindim ki, rüyada olduğumu düşündüğümden etrafı unutup, ona uzanmak için bir iki adım atıverdim. Rüyalarımdan tanıdığım bu güzel yüzün adını bilmiyordu dudaklarım. Arkasını dönmüş, işine yeniden odaklanmıştı. Attığım o adımların ardından, söylemek istediğim o ada ait hiç bir şey yoktu zihnimde. Dedemin, “Torunum için” dediğini duydum o sırada. Benden bahsettiği için iki yaşlı adam bana dönmüşlerdi belli ki. O adı söylemeye çalışarak aralanmış dudaklarımla bir aptal gibi görünüyordum muhtemelen ve rüyada olmadığıma göre ikisi de ona nasıl baktığımı fark etmiş olmalılardı. Kıpkırmızı olduğumu fark ediyordum. Aptalca bir hareketle, “Şuradaki, aletlere bakıyordum” deyiverdim elimi kaldırarak. Tam da onun durduğu yerin hemen önünde tezgahın üzerinde duran, ne işe yaradıklarını bile bilmediğim bir kaç alet. “Meraklı mısın?” diye sordu dükkanın sahibi, “Hem de çok” dedim yine aynı aptallıkla, ama meraklı olduğum o aletler değildi. O güzel yüzün adını merak ediyordum. Yakalanmış hissettiğim için yeniden yerime geçip, sanki onları dinliyormuş gibi yapmaya devam ettim ama gözlerim sürekli ondaydı. Bir kez daha döner de kaçırırsam diye hareketlerini takip ediyordum. Ben bir kez daha dönmesini umut ederken, birden bire çalıştığı yerin arkasındaki kapıyı açıp, kayboldu. Biz dükkandan ayrılana kadar da dönmedi bir daha. Peşinden girmeyi çok istediğim o kapı yerine, dedemle dükkana girdiğimiz kapıdan dışarı çıktık. O bu yaptığımızdan ne kadar memnun olduğunu anlatırken, ben yaşadığım bu masalsı anın gerçek olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum hâlâ.

“Kızıyla çalışıyor herhalde” dedim benim gördüğümü dedemin de görmüş olmasını dileyerek. Rüyalarıma giren bu yüzü, gündüz gözlerim açıkken de hayal etmiyordum umarım.

“Torunuymuş, duymadın mı söyledi ya! Tıpkı seninle benim gibi. Ne hoş değil mi?” dedi dedem neşeyle.

“Harika!” diye döküldü dudaklarımdan, onu tarif edecek başka kelimem de yoktu zaten.

Merve yüzüne yerleşen gülümsemeyi ve yanaklarından yayılan pembeliği fark ettiğinde bıraktı okumayı. Sanki Suat o kelimeleri bu deftere yazmamış da, şimdi karşısında ona anlatıyormuş gibi hissetmişti. Haftalardır her gün ziyaret ettiği o yüz geliyordu gözlerinin önüne ama onu dükkanın içinde ayakta o halde hayal edemiyordu tam olarak. O çiçekli elbisesini hatırlıyordu. Dedesi almıştı çok beğenip. Aslında biraz çocuksu bulmuştu ama yine de dedesi üzülmesin diye giyiyordu.

“Rüyalarında ne işim vardı?” diye sordu sonra kendi kendine.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın