Kuru temizlemenin ne olduğunu anlamayan akrep baba “Haydi bakalım başlıyoruz!” diyerek bedeni tül kılıftan çıkardı. Sonra cebinden çıkardığı küçük bir şişeden Ayan’ın dudaklarına bir kaç damla damlattı, Ayan başını bile çeviremediği için direnecek durumda değildi. Diliyle yalayıp tadına bakayım diye düşünürken, geçti kendinden.
Uyandığında, akrep adamların onu bulduğu taşların olduğu yerdeydi. Onları ilk gördüğünde saklandığı devrik taşın önüne yatırıp gitmişlerdi onu.
“Döndüm mü?” diyerek doğruldu heyecanla, bedenini kontrol etti, her şey yerli yerindeydi. Ayağa fırlayıp, “Döndüm yaşasın!” diyerek zıpladı taşların arasında, akrep insanlara bir veda bile edememişti ama kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Bedenine kavuştuğu için de çok mutluydu. Şimdi köyüne dönme zamanıydı, dedesine verdiği sözleri tutacaktı. Etrafına bakındı ve geldiği yönü hatırlamaya çalıştı, bulunca da, karanlık diyarı tünellerinde öğrendiği şarkıyı mırıldanarak yürümeye başladı. Çantası yedi diyarda kalmıştı ama çantasız da geri dönecek kadar idare ederdi herhalde. Zaten içindeki bisküvilerin hepsini yemişti. Biraz yürüdükten sonra pantolon ceplerinde bir ıslaklık hissedince durdu, ellerini ceplerine soktu. İki cebi de bir sürü meyve ve yemişle doldurulmuştu.
“Akrep dostlarım!” dedi sevgiyle, “Beni yolluksuz bırakmamışlar!”
Meyveler hoplayıp zıplarken biraz ezilmişti ama yine de tatları güzeldi. Ağzına bir bir atarak yürümeye devam etti. Güneş bıraktığı gibi harika bir şekilde parlıyordu, hâlâ çok sıcaktı. Yürürken orada ne kadar kaldığını hesaplamaya çalıştı ama emin olamadı. Gelirken en son yıkandığı dereye vardı. Hemen üzerini başını çıkarıp atladı suya, pantolonu da yıkayıp burada kurutabilirdi.
Başını suya eğince, Gürbüz’ü gördü, “Hah nihayet nerelerdeydin?” dedi heyecanla ama Gürbüz ses vermedi.
“Sana diyorum!” diyerek vurdu suya, o an anladı ki gördüğü Gürbüz değil kendi yansımasıydı sadece. Suyu bulandırmadan eğilip yeniden baktı, kafasını salladı, yansıma da salladı.
“Ben Gürbüz mü olmuşum!” dedi şaşkın şaşkın. Sonra eğilip bedenine baktı, Gürbüz gibi güçlü kasları vardı, “Yok artık!” dedi, “Karanlık kral yanlış beden mi verdi acaba?” diyerek ayağa kalktı ve her yerini inceledi. Göbek deliğinin hemen yanındaki ben duruyordu. Çocukluğundan kalma yara izleri de dizlerindeydi.
“Evet bu benim bedenim!” dedi sevinçle, “Artık güçlü biriyim ben! Diyerek kol kaslarını şişirip kendi kendine hayran oldu. Sudaki yansımasına baktı, sağa döndü, sola döndü. Artık o cılız çocuk değildi. Gerçekten Gürbüz gibi olmuştu.
Neşeyle yıkandı, pantolonunu yıkadı, kalan son bir kaç meyveyi de ağzına attı. Kalanları giyinip, pantolonu kayaların üzerine serip, gün batımını seyretti yine. Karanlık çöküyordu, birazdan hiç bir şey görünmeyecekti ama bu defa korkmuyordu. Artık ne Gürbüz’e, ne de dedesine ihtiyacı olmadığını anlamıştı.
Buradaki son gecesinde uyuduğu kayaların yanına gidip, uzandı. Karanlık gelip etrafını sardı. O karanlık kralı ile tanışmıştı, ondan korkması için bir neden yoktu. Gözlerini kapatıp tatlı bir uykuya daldı.
Yıllar yıllar sonra…
“Ayan dede!” bir daha anlatsana diyordu torunları etrafında neşeyle, “Sahiden yedi diyara gittin mi?”
“Gittim tabi!” diyordu Ayan keyifle.
“Haydi anlatsana bir daha?”
Yeniden yeniden anlatıyordu onlar istedikçe, döndüğünde üzüldüğü tek şey olmuştu, o da kolyesinin de yedi diyarda kaldığını anlamasıydı. Dedesi bir daha gelmeyi denemesin diye o son gün, fark ettirmeden kolyesini alıp saklamış olmalıydı. Bir daha oraya dönemedi, büyüdüğünde o taşları gidip yeniden ziyaret etti ama akrep insanlarla bir daha karşılaşmadı. Dedesine verdiği sözlerin hepsini tuttu ve okuyup iyi yerlere geldi. Çok da güzel bir hayatı, bir sürü de torunu oldu.
Ayan ve yedi diyarı herkes bir masal sanıyordu ama o bir masal değildi. Ayan’ı Gürbüz’e çeviren bir yoldu sadece. Çocuklarına da anlatmıştı onlar büyürken ama onlar da babalarının bir masal uydurduğunu sanmıştı sadece. Hiç önemli değildi insanların inanması. O tüm bunları yaşamıştı ve hayatı boyunca da hiç unutmayacaktı. Gerçek diye bir şey yoktu, insanlar kendi gerçekliklerine inanıyorlardı sadece.
Bu dünyadan ayrılıp dedesinin yanına gittiğinde, ona nasıl bir hayat yaşadığını uzun uzun anlatacak, sözlerini tuttuğunu gösterecekti. Çiçeği getirememişti belki ama köklenip, filizlenmeyi öğrenmişti o saksının dibinde.
SON
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.