Ayan on beş yaşına gelmişti ama geceleri dedesinin anlattığı masallar olmadan uyuyamazdı. Adamcağız yıllardır anlata anlata masallarını tüketmişti ama anne babası ölüp de küçük yaştan büyütmek zorunda kaldığı torununa kıyamadığı için bir şeyler bulur anlatmaya çalışırdı.
Annesi ve babasının ölümünden sonra ortada kalan Ayan’ı amcası ve yengesi istemeyince, karısını yıllar önce kaybetmiş olan dedesi üstlenmek zorunda kalmıştı. Bu acı olay yaşandığında henüz dört yaşında olan Ayan, çocuk kalbiyle yuvası elinden alındığı ve baba yarısı olması gereken amcası tarafından dışlandığı için çok üzülmüş ve içine kapalı bir çocuğa dönüşmüştü. Dedesi Nasır bey yetmiş yaşında ufacık torununun bütün sorumluluğunu almak zorunda kalmış, elinden geldiğince onu yetiştirmişti.
Ayan anne ve babasını kaybettikten sonra çocukluğu yarım kalmış herkes gibi mutluluğu hayal dünyasında aramaya başlamıştı. Dedesinin ona her gece anlattığı masallarda bu hayal dünyasını besleyen en önemli unsurlardı. Hint kökenli olan dedesi, bildiği destanlar, masallar, hikayeler ne varsa evirip çevirip, biraz da karıştırıp her gece ona anlatıyordu. Gündüzleri bir delikanlı gibi davranmaya çalışan Ayan, yatağa girdiği andan itibaren dört yaşındaki haline geri dönüyordu sanki.
Sessiz ve içine kapalı bir çocuk olduğu için pek arkadaşı yoktu. Dedesinin mali durumu çok iyi olmadığından eski bir evde yaşıyorlardı. Arkadaşları büyüdükçe serpilip güçlü delikanlılar olurken o hâlâ çok zayıf ve güçsüzdü. Hem zayıf hem de sessiz olduğu için okulda da çok eziliyordu.
Öğretmenleri çok hayalperest ve dalgın bir çocuk olmasından şikayetçiydi. Dersleri kötü değildi ama dinlemek yerine hayal kurmaya eğilimi olduğu için derslerde başını dışarıdaki gökyüzüne çevirip ilgisiz davranıyor, sorulan anlık sorulara cevap veremiyordu. Buna rağmen eve gelince dedesinin koyduğu kurallara uyduğu için karnını doyurup derslerine odaklanıyor, sınıfta öğrenmediklerini kitaplardan öğrenmeye başlıyordu. Okumayı seviyordu, dedesi etraftan istediği kitapları ona getirir, hafta sonları da kitap okuması için onu zorlardı.
Dedesi dinlemeyi sevmediğini düşünse de, Ayan’ın anlattığı her masalı uyduruk da olsa, can kulağı ile dinleyip, kafasının içinde güçlü bir hayal dünyası kurduğundan haberi yoktu. Artık çok yaşlanmıştı ve yorgundu. Ona bir şey olursa torununun başına neler geleceğini düşünmek bile istemiyordu. On beş yaşına gelmiş ama henüz tek başına ayakta kalacak güce erişememişti.
Ayan o gece de yatağın içine gömülmüş, dedesinin gelmesini bekliyordu. Kapı açılınca hemen doğruldu ve küçük bir çocuk gibi atıldı
“Dede, bugün yeni masal anlat.”
Dedesi yatağın yanındaki sandalyeye oturup güldü.
“Dün de yeni masal anlattım.”
“O artık eski oldu.”
“Sen ne zaman büyüyeceksin acaba?”
“Ne zaman büyüyeceğim?” diye tekrarladı Ayan saf bir merakla
“Bilmem. Ben bekliyorum.”
Ayan sırıttı. Dedesi de gülümseyip boynundaki eski kolyeyi avucuna aldı. Her masaldan önce bunu yapardı. Bu kolye dedesine atalarından miras kalmıştı. Onlara da daha büyük atalarından. Söylediğine göre çok eski ve değerli bir kolyeydi ama neden değerli olduğunu kendisi de bilmiyordu. Nesilden nesile geçerken değerli olduğu söylenmiş, nedeni açıklandıysa da çoktan unutulmuştu.
“Peki.” dedi. “Bu gece sana adını kaybeden adamın hikâyesini anlatayım.”
Ayan hemen doğruldu.
“Bir insan adını nasıl kaybeder?”
“Bilmem.”
“Masal senin.”
“Ama Adı onun.”
Ayan yine hiçbir şey anlamamıştı ama dedesinin masallarında çoğu zaman böyle olurdu.
“Bir zamanlar adını kaybetmiş bir adam varmış. Bir sabah uyanmış adını hatırlayamamış. Sonra bütün kasabayı dolaşmış. Fırıncıya sormuş, bilmiyormuş. Manava sormuş, o da bilmiyormuş. Berber de bilmiyormuş. Gün boyu dolaşmış durmuş ama kimse ona adını söyleyememiş.”
“Çok kötü.” dedi Ayan.
“Biraz.”
“Kimliği yok muymuş”
“Yokmuş, o zamanlar kimlik gerekmiyormuş”
“Arkadaşlarının telefonunda adı kayıtlı değil miymiş?”
“O zamanlar telefon da yokmuş, masal bu!”
“Peki devam et o zaman!” dedi Ayan kaşlarını kaldırarak.
“Adam akşama doğru yorulup bir nehrin kenarına oturmuş. Tam vazgeçecekken yanına yaşlı bir kayıkçı gelmiş.
“Benim adımı biliyor musun?” diye sormuş adam.
Kayıkçı başını sallamış.
“Hayır.”
Adam bu kez, “Peki nerede bulacağım?” diye sormuş.
Kayıkçı nehrin karşı kıyısını göstermiş.
“Orada.”
Adam bakmış ama karşı tarafta hiçbir şey görememiş.
“Orada bir şey yok.”
Kayıkçı gülmüş.
“Görünseydi herkes bulurdu.”
Adamın kafası karışmış, adının karşı kıyıda neden olduğunu anlayamamış,
“Oraya nasıl gideceğim diye sormuş”
“Ben seni geçiririm” demiş kayıkçı
“Adını bulmuş mu?” diye atıldı heyecanlanan Ayan hemen.
Dedesi omuz silkti. Son günlerde kalbinde bir ağrı hissediyor ama Ayan’a belli etmemeye çalışıyordu. Tam masalın başında o ağrı yeniden gelince, devam edecek dermanı da kendinde bulamadı.
“Bilmiyorum.” dedi yüzünü buruşturmamaya çalışarak
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Çünkü masal burada bitiyor.”
“Bitmedi ki.”
“Bence bitti.”
“Adam daha adını bulamadı.”
Dedesi gülerek battaniyeyi omzuna çekti.
“Belki bulmuştur.”
“Belki bulmamıştır.”
“Belki.”
Ayan hâlâ itiraz edecek gibi görünüyordu ama gözleri kapanmaya başlamıştı.
“Dede.”
“Hı?”
“Sence bulmuş mudur?”
Dedesi bir süre sustu.
“Kendi adını aramaya cesaret edenler genelde eli boş dönmez.” dedi ve sandalyeden kalkıp, ışığı kapattı ve odadan çıkıp kendi odasına yöneldi. Kalbindeki ağrı giderek artarken bir yandan da ona bir şey olursa Ayan’a ne olacağının sızısını taşıyordu.
Ayan cevap vermedi, dedesinin söylediği son cümleyi düşünürken uykuya dalıverdi.
Sonraki günlerde Ayan her zaman ki gibi erkenden uyanıp, dedesinin hazırladığı kahvaltıyı yapıp okula gitti. Okulda derslere odaklanamasa da, yan sınıftaki bir kızdan hoşlanıyordu. Zaten gördüğü akran zorbalığına rağmen onu okula götürmeye iten şey de kızın varlığıydı. İki yanda örgülü saçları, parlak gözleri ve yüzüne anlam katan gülüşü ile bir peri kızına benziyordu. Dedesinin anlattığı masallardaki gibi bu peri kızını kurtaran bir kahraman olmayı çok isterdi ama maalesef okuldaki imajı bir “ezik” olduğu yönündeydi.
Kız teneffüslerde etrafında olmaya çalışmasına rağmen bir kez bile dönüp ona bakmıyor, diğerleri onu aşağılayıp, bazen de hırpalarken kahkahalarla gülüyordu. Sadece bir keresince acımayla karışık bir ifadeyle yanına gelip, gülümsemiş ve “Sen ne kadar komik bir çocuksun! Bayılıyorum sana!” demişti. Aslında bir aşağılama içeren bu cümle Ayan’ın saf kalbinde kızın ona gerçekten bayıldığı şekline anlaşılmıştı. Kız onun zavallı durumuna güldükçe, onu güldürüp mutlu ettiği için içten içe seviniyordu.
Sağlığı giderek bozulan dedesi uzakta yaşayan büyük oğluna bir mektup yazıp, durumunu anlatmıştı. Ayan’a sahip çıkmalarını istiyordu. Artık küçük bir çocuk değildi ama tek başına bırakılamazdı.
Babasından gelen mektubu okuyan Ravi, karısına yazılanları anlatınca, kadın ellerini beline koyup kaşlrını çattı.
“Ben kimsenin çocuğuna bakamam, koca herif olmuş on beş yaşında! Başının çaresine bakabilir!”
“Konu sadece Ayan değil ki, babam da artık iyi olmadığını ve yardıma ihtiyaçları olduğunu yazmış!”
“Madem öyle gidip ikisine de sen bak, burada kimseyi istemiyorum. O çocuk aptal annesi ve babası gibi. Babasının beceriksizliği yüzünden hayatlarından oldular.”
“O bir kazaydı!”
“Beceriksizler kaza yapar!” dedi kadın.
Evlendiklerinden beri ailesini hiç sevemeyen karısının huyunu bildiği için Ravi fazla ısrar etmedi. Aslında o da hayatlarının rayına oturduğu bu güzel dönemde karısını bırakıp da babası ile aptal bir oğlan çocuğuna bakmaya gitmek istemiyordu.”
“Durumunu anlıyorum” diye bir mektup yazdı babasına, “Ancak bu aralar işlerim çok yoğun. Yine de ayarlayıp en kısa zamanda yanınıza geleceğim.”
Üç satırlık mektubun içine karısından gizli olarak biraz da para koydu. Babası parayı görünce biraz olsun avunabilirdi.
Nasır bey mektubu açıp, oğlunun satırlarını okuyunca gözleri doldu. Parayı göz yaşları içinde masaya koydu. Daha o hayattayken ikisine de sahip çıkmayan oğlu, o öldükten sonra Ayan’ı kesinlikle ortada bırakırdı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.