Vildan hanım bir hafta da evde olmasını istediği düzenlemeleri tamamlayınca, rahatladı ancak. Aydın artık istediğini yaptığı için gideceğini düşünüyordu. Annesini çok özlemişti ama belli bir yaştan sonra yeniden anne kontrolüne girmek de pek hoş gelmemişti açıkçası. Gerçi evde her zaman tencere yemeği olması, düzen, temizlik hiç birinden de şikayet edemezdi. Yine de kendi başına kalmayı özlemişti çabucak. Fazla düzen, hele de annesi bile olsa başkasının düzeni zorlandı mı rahat edemiyordu.
Vildan hanımın düşüncesi ise, hiç de Aydın’ın umduğu gibi çıkmadı.
“Şu sana yardım eden aileyi de yemeğe alalım bir gün” dedi akşam oturularken.
“Yemek mi? Anne onlar küçük bir aile değil ki! Yer sofrası mı kuracağız!”
“İşte onu diyorum. Bir de yemek takımı lazım bu eve!”
Aydın derin bir iç çekti, şimdiden bir sürü borç açılmıştı başına. Vildan hanım dönünce babasıyla konuşup, taksitleri ona ödeteceğini söylüyordu ama Aydın’ın istediği bu değildi ki. Kendi ayakları üzerine durmaya gelmişti buraya. İyi kötü kendi yağıyla kavrulurken, baştan ayağa ev düzmeye kalkıyordu annesi. Hem de babasının parasıyla. Yine de Emine teyzesinin onca iyiliğini unutacak değildi tabi, Mustafa’nın yaptıklarını çocukluk arkadaşlarından bile görmemişti. Onları yemeğe almak uğruna bir de yemek takımı almaya razı oldu mecburen.
O hafta hemen mobilyacıya gidilip sekiz kişilik bir yemek takımı sipariş edildi, ardından zücaciyeye gidilip 12 kişilik bir tabak seti alındı, tabi su bardağı, çatal bıçak da lazımdı.
“Çeyizini de neredeyse tamamlamış olduk!” dedi eve dönerlerken Vildan hanım.
“Sen gitmeden bana bir gelin de alırsın taksitle!” dedi Aydın gülerek.
“Evladım hayat arkadaşı öyle mağazadan mal alır gibi alınır mı tövbe tövbe! Şakası bile hoş değil!”
“Ya güzel annem, sen görücü usulü evlenmedin mi? Ne farkı var mağazadan almaktan haydi söyle!” diye üzerine gitti Aydın bu kez.
“Aynı şey mi sıpa?” diye başına hafifçe bir şaplak indirdi annesi, “O zaman öyleydi, şimdikiler gibi gezip tozuluyor muydu? Bak çok şükür kaç yıldır Allah yüzümüzü kara çıkarmadı. Pırlanta gibi çocuklar büyüttüm. Sen hariç!” dedi sonra gülerek.
“Neyim varmış benim?”
“E biraz başına buyruk birisin sen. Yüreğin pırlanta gibi neyse ki!”
Akşam akşam o mağazadan o mağazaya girip çıkmaktan ayaklarına kara sular inmişti Aydın’ın. Şimdi asıl düşündüğü, evin eski halini kendince kolayca temizlerken, annesi gidince bunca eşyayla nasıl başa çıkacağıydı.
“Neyse yemek takımının üzerine bir çarşaf örterim!” diye geçirdi aklından kendi kendine, annesi duysa kıyameti koparırdı ama eninde sonunda gidecekti. Kanepe de fena olmamıştı hani, en azından uzanıp televizyon izleyebiliyordu artık. Tabi annesinin dizilerinden fırsat bulursa.
Yemek takımları da gelip, yerine yerleşince, Vildan hanım Mustafa’yı arayıp annesine haber vermesini söyledi. Günü onlar seçsindi.
“Yahu ne gerek var!” dedi Mustafa hemen, “Kadıncağız İstanbul’dan geldi misafir. Bizim onu yemeğe almamız lazımdı asıl. Düşünemedik ayıp oldu.”
“Anneni özellikle ağırlamak istiyor annem. Bana burada annelik yaptığı için. Kendi annenle nasıl başa çıkamıyorsan beni de anla, yorgunu yokuşa sürme kardeşim. Emine teyze gün söylesin, annem her şeyi hazırlayacak!”
Mustafa evde konuyu açtığında her kafadan bir ses çıktı.
“Ne gerek vardı?” dedi Emine hanım oğlu gibi.
Nurgül, “Ne nazik bir kadınmış değil mi Emine anne?” dedi.
“Bu işin önünü alamayız demiştim ben size!” diyerek tavrını belli etti Semiha, “Bu kadar iç içe girmek iyi değil, yarın bir gün pişman olacaksınız!”
“Ya tamam neyse ne!” diye ağırlığını koydu Mustafa, “Bir akşam gider yer yemeğimizi geliriz, ne var bu kadar uzatacak. Anne söyle ne gün gidelim!”
“Biz de Nurgül ile bir şeyler hazırlayalım bari, öyle eli boş gitmek olmaz şimdi!” dedi Emine hanım.
“Emine anne tatlı yapalım bir de börek, ben bir de çiğ köfte yoğurayım!”
“Ben de zilleri takar oynarım.” dedi Semiha gülerek, “Yahu yemeğe gidiyoruz, siz yemeği götürmeye kalkıyorsunuz. Bir tek tatlı yeter!”
Kadınlar gene konuyu dağıtınca diklendi Mustafa, “Tamam ben söylerim zamanı, size bırakırsak konu uzayıp gidecek. Cumartesi diyeceğim, ertesi gün iş de yok herkes rahat eder!”
Böylece, Aydın’a gün haber verildi. Şimdi şenlik onların evine başlıyordu. Aydın’ın eline uzun bir alışveriş listesi tutturdu Vildan hanım. Ev kuruldu kurulalı fırın ilk defa kullanılacaktı. Önden bir deneme yapmak için o akşam fırında tavuk yaptılar.
“İyi evi de yeni temizledik nasılsa, şöyle bir toz alırım ben cumadan!” dedi Vildan hanım ve hafta sonuna kadar koşturma dinmeden devam etti.
Semiha iş yerinde hiç açmadı konuyu Aydın’a, o açmayınca Aydın da açmadı. Bu sefer onları davet ettikleri için Mustafa’ya da dert yanamıyordu. Kendi kendine söylenip durdu.
Emine hanım ile Nurgül, yeni diktikleri elbiselerini giymişlerdi. Semiha zaten her gün işe giderken giyindiklerinden birini. Mustafa da gardırobu açıp, kardeşinin düğünü için aldığı takım elbiseyi görünce buruldu biraz. Sonra evdekilere göstermeden bir çöp torbasına sokup, ertesi gün atmak için hazırladı. Kumaş bir pantolonla, güzel bir gömlek geçirdi üzerine.
Cumartesi akşam üzeri olduğunda, sofra kurulmuş, yemekler ocağa yerleşmiş, Vildan hanım üzerini değişip, kremini sürmüştü. Çocukluğundan beri annesinin kokusu hep bu kerem ve kolonya karışımı olarak kazınmıştı Aydın’ın zihnine. Yumuşacık yanaklarını öperken, duymayı en sevdiği koku buydu. Anne kokusu.
Evde misafir terliği olmadığından artık çevreyi az çok çözen Vildan hanım misafirlere uygun terllikler de almıştı çıkıp. Aydın’ın tuvalet terliği gibi dediği plastik terliklerini de kaldırıp, banyoya koymuş, ona da şık güzel bir terlik almıştı o yokken de giysin diye.
“Anne onlar marka terlik ya ne alaka tuvalet terliği!” diye sızlanmıştı Mustafa.
“Plastikten marka mı olurmuş, sen iyice dağılmışsın buraya gelince!” diye azarı yiyince, annesi gidince rahat terliklerine dönmek üzere susmuştu.
Genelde misafir ağırlamaya alışkın olan Emine hanımın hoşuna gitmişti bu davet. Aydın’ı zaten çok sevmişlerdi, annesinin de Aydın gibi biri olduğundan hiç şüphesi yoktu. Oğlunun bugüne değin edindiği en iyi arkadaştı bu çocuk.
Kapıda tanışma faslından sonra içeri geçildi. Mustafa evin eski halini bildiği için göz ucuyla bakıp gülümsedi Aydın’a. Yemek boyunca iki kadın kendi hayatlarından, kocalarından, çocuklarından konuşup durdular. Emine hanım başlarına gelen olayı anlatmamaya özen göstermişti elbette. Nurgül dikkatle konuşulanları dinliyor, Semiha arada bir göz ucuyla açık televizyona bakıyor ama güler yüzlü davranıyordu.
“Sayende oğlumun bir ailesi olmuş burada!” dedi Vildan hanım Semiha’ya dönüp. Hiç böyle bir niyeti ya da girişimi olmayan Semiha şaşırdı ama kadıncağız öyle sandığı için bozmak istemedi.
“Aslında ağabeyim ile kaynaştılar daha çok. Ben sadece ikisini tanıştırdım”
“Aydın seni de anlata anlata bitiremiyor. İş yerinde çok başarılı bir insanmışsın, vallahi gurur duydum. Kızlarımız hep böyle olsa!”
“Sağ olun!” dedi Emine hanım gururla, “Bütün çocuklarım yüzümü güldürdü çok şükür. Nurgül kızım da okuyor, ablası gibi turizm istiyor o da!”
“İnşallah Allah yollarını bahtlarını açık etsin!”
Keyifli bir yemek ve çay sohbetinden sonra, izin alıp ayrıldılar Emine hanımlar. Vildan hanım, oğluna sahip çıkan bu insanları hem sevmiş, hem de karşılığında en azından ağırladığı için rahatlamıştı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.