Kör Kurşun – Bölüm 22

Semiha ilgilenmek istemediği için Aydın, ertesi akşam iş çıkışı Mustafa’nın dükkanına gelip, kendini tanıttı. Mustafa zaten geleceğini bildiğinden dükkanı esnafa emanet edip, onu eve götürdü. Kiracıya eve bakmaya gelecek biri olduğu da söylenmişti. Aydın evi beğendi, daha fazla sağda solda sürünmek istemiyor, düzenli bir hayatı olsun istiyordu. Bakkala dönerlerken, evi tutacağını söyledi. Kiracı bir kaç haftaya çıkacaktı. O da gidecekleri yerdeki kiracının çıkmasının bekliyordu.

Semiha, ertesi gün Aydın’ın evi tutmaya karar verdiğini duyunca “Hayırlı olsun!” diyerek yeniden işlere döndü.

“Eşyaya da ihtiyacım olacak” dedi Aydın, konuyu kapatmamak için, “Acaba sizin tanıdığınız uygun fiyatlı eşya satan bir yerler var mı?”

“Mustafa’ya sorabilirsin. Esnaf arkadaşları var onun!”

“Dün soracaktım ama unuttum. Neyse telefonunu almıştım zaten, o zaman ona danışayım ben!” dedi Aydın lafı uzatmadı.

Kiracı beklediği tarihten önce çıkınca, Aydın eşyaları eksik olsa bile eve hemen taşındı. İdare etsin diye sadece bir yatak ile beyaz eşyalarını alabilmişti. Mustafa ona tanıdığı bir kaç arkadaşının adresini vermiş, onlar da Mustafa gönderdi diye fiyatlarda ve ödemelerde yardımcı olmuşlardı.

“Çocuğun ailesinin durumu yok muymuş, her şeyi takside bağlamış?” dedi Emine hanım merakla.

Semiha merak edip sormadığı için cevap vermedi, “Varmış” dedi Mustafa biraz bahsetti, “Babası buralıymış zaten bu kendi yağıyla kavrulmak istiyormuş!”

“Aferin, akıllı çocuk genel müdür yardımcısı olduğuna göre” dedi Emine hanım

“Semiha ablam gibi!” diye atıldı hemen Nurgül.

“İyi bir çocuk ben sevdim” dedi Mustafa, “Evinde eksiği çok daha, yavaş yavaş tamamlar!”

“Bir yemek yapıp mı götürsek” dedi Emine hanım her zaman ki iyilikseverliği ile.

Semiha “Anne ne olur ya!” diye inleyince, sustu hemen.

Semiha ile olmasa da, Aydın’ın Mustafa ile arkadaşlığı gelişmeye başlamıştı. Hafta sonları dükkana geliyor hem alış veriş yapıyor, hem de sohbet ediyorlardı. Zaten onun da fazla tanıdığı olmadığı için iyi niyetli gördüğü Mustafa ile arkadaşlık etmek hoşuna gitmişti. Semiha kuracakları işten bahsetmemesi için ağabeyini sıkı sıkı tembihlediği için, Mustafa o konuyu hiç açmıyordu. Aydın’dan bahsediyorlardı daha çok. Ailenin ikinci oğluydu. İki kız kardeşi daha vardı. Babaları zamanında buradaki ailesine küsmüş İstanbul’a göç etmişti. Buralarda aileden kalma malları, mülkleri aileleri vardı ama hiç biri ile görüşmüyorlardı. Babası onlar küçükken sevdiği arkadaşları olduğu için onları ziyarete gelirlerdi sadece ama akrabaların hiç birine uğramazlardı. Mallardan gelen kiralar küs de olsalar babasının hesabına yatırılıyordu. Babası sert ama çok iyi bir adamdı. Turizm okuyacağını duyunca hiç hoşuna gitmemişti. O hep Aydın’ın doktor ya da avukat olmasını isterdi. Aydın ben turizm okuyacağım diye tutturunca, “O zaman kendi ayakların üzerinde kendin durursun, rehber mi olacaksın” diye kızmıştı. Şimdi oğlunun genel müdür yardımcısı olması ile gurur duyuyordu ama Aydın o zamanlar babasına çok içerlediği için yine de kendi ayakları üzerinde durmak istiyor, ailesinden hiç yardım almıyordu.

“Genel müdür yardımcısı maaşı az mı? Bir de alsın bari koca adam!” demişti Semiha, Mustafa anlatırken. İş arkadaşı hakkında hiç bilmediği bunca şeyi ağabeyinden diniyordu.

“Sen niye bu kadar katısın bu çocuğa, gayet de iyi biri!” dedi Mustafa bir gün. Aslında onun Lokman ile olanlardan sonra kimseye güvenmediğini ve o güzel ve yumuşak kalbini sakladığını biliyordu ama yine de sordu.

“Kötü biri demedim ki ben de zaten. Çok da zeki, bir çok da yeni fikri var. Lafını dinletirse baya güzel işler yaparlar!”

“Madem o kadar iyi senin işlere de yardımı dokunmaz mı?” dedi Mustafa, “Aslında o da bir iş kurmak istiyormuş. Sana benden daha çok faydası olur!”

“Sen kaçmak için bahane üretiyor olabilir misin acaba? Ağabeyim dururken ne demeye elin adamı ile ortak olayım ben!”

“O kadar iyi fikirleri varsa, niye ayrılacağın şirkete kaptıracaksın?”

“Benim de iyi fikirlerim var!”

“İki kişi bir kişiden daha güçlü olmaz mı?”

“Ya sen bu adamı sevdin anladım da, biraz fazla mı sevdin acaba?” dedi Semiha konuyu kısa kesmek için.

“Valla benden söylemesi, senin böyle birine ihtiyacın olacak!” diyerek uzatmadı Mustafa da.

Semiha “Cık! cık! cık!” diyerek başını iki yana salladı.

Emine hanım ile Nurgül konuya hiç karışmadan bir Mustafa’ya bir Semiha’ya bakıyorlardı.

Bu arada Semiha fırsat buldukça iş yerinin düzenlemelerine devam ediyordu. Gündüz şirkette akşamları ve hafta sonları da o işlerin peşinde koşuyordu. İkisi bir arada olunca, beklediği kadar hızlı ilerlemiyordu. Mustafa da bütün gün dükkanda durmak zorundaydı, Nurgül ise o işlerden hiç anlamıyordu. Emine hanımla beraber, otele masa örtüsü dikmeye karar vermişler, harıl harıl o işle uğraşıyorlardı. Semiha bıraksa perde de dikeceklerdi ama otelin düzenine onları karıştırmak istemediği için izin vermiyordu. İkisine bırakırsa otelden çok eve benzeyecekti yoksa.

Bir kaç gün sonra Aydın şirkete telefon edip hastalandığını haber verince, Semiha da işlerle kendisi ilgilenmeye devam etti. Aydın üç gün rapor almıştı.

Akşam eve dönüp, ağabeyinin yemeğe gelmeyeceğini duyunca şaşırdı. Mustafa akşamları hiç dışarı çıkmazdı.

“Aydın ağabey hastalanmış, Emine annem yemek yaptı, onları bırakacak” dedi Nurgül hemen.

“Mustafa’yı mı aramış?”

“Aramış evet!” dedi Emine hanım, “Zavallı çocuk sabah hastaneye gitmiş gelmiş, yatak döşek yatıyormuş. Ağabeyin de gündüz çıkıp gidemeyince beni arayıp çorba yap da akşam götüreyim dedi”

“Ben de çorbayı dükkana götürdüm gelince!” dedi Nurgül hemen.

“Allah Allah o kadar mı hastalanmış!” dedi Semiha şaşkın şaşkın, “Dün iyi görünüyordu!”

“Sabahlara kadar ateşlerin içinde yanmış zavallı” dedi Emine hanım üzgün bir sesle, “Sen de bir arayıp geçmiş olsun demedin mi?”

“Yo demedim!”

“Ayıp değil mi kızım, iş arkadaşın hem, hem ağabeyinin arkadaşı. Ara da bir konuş!”

“Telefonu yok ki bende!”

“Mustafa ağabeyim de var ya!” dedi Nurgül yine atılıp. Semiha başını salladı. O kadar hasta olduğunu duyunca merak etmişti.

Mustafa çok geçe kalmadan geldi eve, “Yarın ben onu bir başka doktora götüreyim, fena üşütmüş belli. Dolap da bomboşmuş iyi ki gitmişim!” dedi içeri girince.

“Bulaşıcı bir şey olmasın” dedi annesi.

“Yok anacığım, sıcak diye camları açıp uyuyormuş, üşütmüş belli ki!”

Semiha sesini çıkarmadan dinledi ağabeyini ama telefon numarasını istemedi, ertesi gün şirketten alırdı nasılsa.

“Alıp gelse miydin?” dedi Emine hanım bu sefer, “Sabaha kadar tek başına kalmasın, ya da sen kalaydın yanında!”

“Bir tane yatak var evde anne, ben nerede kalayım! Doktor ilaçlar vermiş zaten onları içip uyuyacaktı. Ayakta duracak hali yok! Yarın ben bizim arkadaşın akciğerci bir ağabeyi var ona götüreceğim.”

“Allah şifa versin inşallah!” dedi Emine hanım, herkes odalarına çekildi.

Ertesi gün öğlene doğru, Semiha daha arayıp, geçmiş olsun demeye fırsat bulamadan Emine hanım aradı. Mustafa, Aydın’ın doktora götürdükten sonra eve uğramış, sonra dükkana dönmüştü.

“Zatürre başlangıcı demişler” dedi hemen, “Ben şimdi yemek yapıyorum yine, haber vereyim de sen de ara diye aradım. Ayıp olmasın. Evine götürüp bırakmış ağabeyin.”

Semiha annesi kapatınca, telefon açıp, insan kaynakları biriminden aldı Aydın’ın numarasını. Sesi öyle farklı çıkıyordu ki tanıyamadı önce, yanlış aradığını sandı. Çocukken de iki kere geçirmişti Aydın, aslında çok dikkat etmesi gerekiyordu ama etmemişti işte. Daha da doğrusu üşüdüğünü anlamamıştı.

“Buranın havası değişik, İstanbul gibi değil!” dedi Semiha hemen, “Raporu uzatsaydınız bu halde işe gelemezsin!”

“Kusura bakma yükü de sana bıraktım ama!”

“Olur mu öyle şey! Sağlık bu!”

“Ağabeyin ile annen olmasa iyice sefil olurdum gerçekten. Toparlanayım, gelip annene özel teşekkür etmek istiyorum. Özlemişim anne çorbalarını!”

“Aman, bayılır annem!” diye güldü Semiha, “Hadi ben seni yormayayım, dinlen. Tekrar geçmiş olsun!”

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın