Kör Kurşun – Bölüm 21

Nurgül’e olanları anlatıp, sakinleştirmeleri tam bir buçuk saat sürdü. Mustafa eve geldiğinde hallerini görünce neye uğradığını şaşırdı. Üçü birden bir yandan ağlaşıyor, bir yandan konuşuyorlardı.

Konunun içine Mustafa da girince, tepesi attı, “Kimmiş o serseri ya! Sokak ortasında yol kesip, kardeşime yan gözle bakmakta neymiş! Ne biçim insanlar bunlar! Anne kim olduklarını biliyorsan söyle gidip konuşayım!” dedi hemen.

“Yok oğlum bende adres falan. Vallahi kadın oğlunu da ikna etmiş anlaşılan ben de anlamadım ki!”

“Hep benim aptallığım, sizi de üzüp, gerdim durup dururken.” diye sızlandı Nurgül, gerçekten delikanlıyı beğenip, güzel sözlere kandığı için kendini çok berbat hissediyordu. Ailesi olmasa kandıracaktı, onu düpedüz.

“Niye aptal olacakmışsın!” diye araya girdi Semiha hemen, “İnsanların kötülüğü hiç birimizi aptal yapmaz! Onları kötü yapmaya devam eder!”

Mustafa bu sözün biraz da ona söylendiğini anlamıştı hemen, “Bundan sonra ben gelip seni alayım iş çıkışı istersen!” dedi Nurgül’e konuyu değiştrmek için.

“Canım delikanlı gelmiş, konuşmuş efendi gibi. Bir fenalık, arsızlık yapmamış sonuç olarak. Bu kadar büyütmeyin siz de! Nurgül’de biliyor artık işin aslını, gelse bile gönderir gider!”

“Yok bir daha tövbe konuşmam bile!”

“Bir daha gelirse hemen beni ara ya da doğruca dükkana gel! Ne diyecekse gelsin bana söylesin!” diye sinirinin geçmediğini belli etti Mustafa. Ne zamandır içinde baskıladığı öfkesi yine çıkacak yer arıyordu belli ki.

Emine hanım kızları içeri yollayıp, Mustafa’nın yemeğini doldurdu. Sonra da geçip oturdu karşısına

“Mustafam! İçinde ateşler sönmedi biliyorum ama bu iki kız da artık yetişkin oldu. Her zaman sen ben yanlarında olamayız! Bırak kendi başına halletsin, kızın da özgüveni yerine gelsin biraz.”

Mustafa “Tamam” deyip çorbasını kaşıklamaya başladı.

Nurgül içeride Semiha’ya, Emine annesinin yanında söyleyemediği kısmını anlatıyordu olayın. Aslında delikanlıyı beğendiğin, böyle bir şey yaşamanın çok da hoşuna gittiğini ama gerçekleri duyunca, kendinin ne saf olduğunu anladığını. Ya annesinin karşısına çıkan adamlar gibi biri olsa, kolundan çekip götürse ne yapacaktı.

“Ah be Nurgül’üm bırak şu annenin kaderini kendine yük etmeyi artık. Senin hayatın ya da kaderin onunkine bağlı değil, kendin yazacaksın. Hayatta iyi insanlar da var kötüler de. Seni gerçekten seven, koruyan bir adam çıkacak karşına nasıla. Yeter ki Allah iyi yazılar yazsın!”

Nurgül’ün gözleri doldu yine, ablasının başına gelenleri hatırladı. Ne fana şeyler yaşamış, sevip, güvendiği dağlara karlar yağmıştı.

“Niye hep böyle oluyor abla bize! Emine annemin dediği gibi bir yerde haddimizi mi aşıyoruz!”

“Bence biz iyilikten yana haddimizi aşıyoruz bazen. İyiliğin fazlası saflık oluyor maalesef. Kendimizden önce başkalarını düşünmeye, kendimizi kul köle etmeye pek bir meraklıyız nedense. Annemden geçmiş herhalde bu huy bize! Ekmeğini yedikçe sana da geçmiştir mutlaka!” diye kıkırdadı Semiha, “Anneannemin bir lafı vardı ama şimdi çok ayıp söylememem!”

“Söyle ne olur, kimseye demem!”

“Yok! Haydi gidelim de ağabeyimi sakinleştirelim biraz! Görmedin mi yüzü nasıl düştü hemen!”

“Sizler olmasanız ben ne yapardım!” dedi Nurgül sevgiyle.

“Sen olmasan biz ne yapardık asıl!” dedi Semiha ve kalkıp içeri geçtiler.

Mustafa yemeğini yemiş, televizyonun karşısına geçmişti. Nurgül, Emine hanımın masayı toplamasına yardım ederken, Semiha da geçip onun yanına oturdu.

“Şşt! Babam olmayı bırak da azıcık ağabeyim ol!” diye vurdu dirseğini ona, “Konuşmamız lazım konular var. Artık kendi işimizi kuralım diyorum!”

“Karar verdin mi sonunda?” dedi Mustafa hayretle.

“Verdim, sen ne durumdasın. Hâlâ bakkalcılık oynamaya kararlı mısın?”

“O cık diye küçümsediğin dükkan çeviriyor bu evi küçük hanım!”

“İyi ya ben de artık büyük oynamanın zamanı geldi diyorum. İşi kurarız, yoluna koyarız, sonra da dükkanı kapar o işe bakarız. Sen olmazsan ben bu işi tek başıma yürütemem!”

Mustafa kolunu doladı kardeşinin omuzuna, Semiha’da başını bıraktı onun omuzuna “Sen bir başla hele. Yer bulmak lazım önce!” dedi.

“Ne yeriymiş?” diye geldi Emine hanım içeriden. Nurgül bulaşıkları kaldırırken, o da çayı koyup gelmişti.

“Artık patron olmanın zamanı geldi diyorum anne!” dedi Semiha gülerek, “Ağabeyimi işe almaya çalışıyorum!”

“E hadi hayırlısı, kaç yıldır sayıklıyorsun. Gerçi işin de iyi ama!”

“Kursun, yıllardır bekliyor!” dedi Mustafa hemen.

Nurgül’de gelince olanı biteni unutup, yeni işin planlarını konuşmaya başladılar heyecanla. Uzun zamandır hepsini yeniden heyecanlandıran bir konuya odaklanmamışlardı. O gece yastığa başını koyan herkes gülümsüyordu.

Bir kaç ay sonra Semiha, istediği gibi bir yer bulup, kira sözleşmesini imzaladı. Önce işin yürüyüp, yürümediğine bakıp, sonra yer alacaklardı. Burası daha önceden de benzer işlerle uğraşan bir işletmeden kalmıştı. Yer değiştirmek zorunda kaldıklarından, bir çok eşyayı da bırakmışlardı. Önde küçük bir acenta, arka kısımda iki katlı butik bir oteli vardı. Semiha acentada ağabeyinin oturmasını istiyordu. Nurgül ile o da otel ile ilgileneceklerdi.

Gelen turistlere bölgeyi gezdirecek rehberlerle anlaşılacak, onlar da buldukları müşterileri onların otellerine getireceklerdi. Son yıllarda bölgeye ilgi artınca, serbest çalışan rehberler de çoğalmıştı.

Yerin tutulması ile birlikte hayatlarına yeni bir renk de geldi. Semiha henüz işinden ayrılmamış, hazırlıkların bir kısmı tamamlanana kadar masraflar artmasın diye çalışmaya karar vermişti. Tam da onun ayrılmaya karar verdiği sırada, şirket büyümeye gittiğinden bir genel müdür yardımcısı daha işe alınmıştı. Aydın, İstanbul da doğmuş, büyümüş ve orada okumuştu. Babası buralı olduğundan, her zaman bağları devam etmişti. O da çocukluğundan beri çok sevdiği babasının memleketinde ki iş ilanını görünce hemen başvurmuştu. İlk bir kaç hafta genel müdür, onu Semiha’nın yanına vererek ileri öğrenmesini istemişti. Semiha’yı görür görmez hayran olan Aydın, günler geçtikte onunla iyi arkadaş olacaklarını zannederken Semiha duvarlarını hiç indirmemiş, hep soğuk ve mesafeli davranmıştı. İnsanlar onun adını “Buzlar kraliçesi” koymuştu. Çok güzeldi, çok çalışkandı, çok başarılıydı ama buzdan farkı yoktu. İş yerinde kimseyle özel arkadaşlık kurmadığından yeni bir iş kurma aşamasında olduğunu da kimse bilmiyordu.

O da yeni birinin gelmesine sevinmişti, hiç değilse istifa edip ayrıldığında, kimseyi ortada bırakmış olmayacaktı. Gidene kadar Aydın’a her şeyi öğretecek, sonra da teslim edip gidecekti. Şirketin çok fazla çalışanı yoktu, henüz on yıllık bir işletmeydi. Kârlar artmaya başlayınca yeni şubeler açtıklarından işleri takip edebilmek için Aydın’ı almışlardı. Yeni bölgelere tecrübeli olduğu için Semiha bakacak, onun işlerini de Aydın devralacaktı. İki üç hafta boyunca gün boyu birlikte çalıştılar. Semiha öğlen yemeklerine çıkmıyor, evden getirdiği bir şeylerle idare ediyordu. Aydın bir kaç kez birlikte çıkabilecekleri ya da şirkete söyleyip, beraber yiyebileceklerini teklif etse de kabul etmemişti. Geçici olarak ayarladığı bir yerde kalıyordu ama kendine bir ev bakınıyordu.

Tam da o dönemde, Semiha’nın evinde oturan kiracının tayini çıkınca, istemese de annesi ve Nurgül’ün ısrarıyla ona evden bahsetmek zorunda kaldı.

“Kızım nasıla ayrılıp gideceksin oradan, otursun o evde ne olacak sanki” demişti Emine hanım. Semiha’nın dediğine göre efendi, düzgün bir insandı. Bu zamanda iyi kiracı zor bulunuyordu, bildikleri birine verirlerse rahat ederlerdi.

“Adam bekar anne, apartmanda istemezler!” demişti Semiha hemen ama Emine hanım ağzından girip, burnundan çıkıp, ikna etmişti kızını.

Aydın buzlar kraliçesinin yardım elini uzattığını fark edince çok mutlu oldu. Demek sandığı kadar da umursamaz değildi.

“Ne zaman uygun olursan, ağabeyim sana evi gösterir, kiracı henüz çıkmadı” diyerek konuyu üzerinden atmıştı Semiha.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın